SAYFALAR

19 Mart 2026 Perşembe

TASTİKÇİ-TROL

Toplum içinde başarılı olmanın sadece yetenek ve emek le ilgili olduğu düşünülür. Halbuki pratikte çoğu zaman bunun aksi görülür. Hangi meslek dalında olursa olsun, bir insanın görünür olabilmesi, kabul görmesi ve hatta kalıcı olabilmesi için çoğu zaman onu onaylayan, destekleyen ve meşrulaştıran kişilere ihtiyacı vardır. Eskiden bu kişilere 'Tastikçi' diyorlardı, günümüzde farklı bir isim veriliyor: ‘Trol’

Tastikçi veya Trol, yalnızca bir fikri destekleyen kişiler değildirler; aynı zamanda algıyı yöneten, gerçeği eğip bükebilen ve çoğu zaman olmayanı olmuş gibi gösterebilen bir mekanizmanın parçasıdır. Öyle ki, bir insan ne kadar başarılı olursa olsun, eğer onu doğrulayan bir çevresi yoksa, yaptığı işler çoğu zaman görünmez kalır. Buna karşılık, ortada kayda değer bir başarı olmasa bile, güçlü tastikçiler veya troller sayesinde kişiler olduğundan çok daha büyük, etkili ve başarılı olarak algılanırlar.

Bu durumu daha iyi anlayabilmek için ‘Yalancı Ahmet Ağa’ hikâyesi dikkat çekici bir örnektir. Ahmet Ağa, sürekli abartılı ve gerçek dışı hikayeler anlatan birisidir. Ancak onu asıl ünlü yapan, anlattıklarının doğruluğu değil, yanında taşıdığı ve kimsenin bilmediği tastikçisi veya trol udur. 

Kahvede toplanan insanların önünde ne kadar akıl dışı bir hikaye anlatırsa anlatsın, itiraz edenlere karşı Tastikçi veya Trol hemen devreye girer ve mantık dışı açıklamalarla dinleyenleri ikna eder. Tastikçi ve Troller çok zeki ve akıllı insanlardır.

Yalancı Ahmet Ağa kahvede oturmuş kalabalık bir topluluğa anlatıyor;

“Geçenlerde ava gittim. 600 metre uzakta otlayan geyiğe elimde ki mavzerle bir el ateş ettim. Geyik yere düştü. Yanına gittim baktım ki, geyik sağ arka ayağının tırnağı ile sağ kulağından vurulmuş.”

Haydaaa. Herkes itiraz ediyor tabi; “Ama nasıl olur? Tek kurşun atıyorsun, hem arka bacağının tırnağından, hem de kulağından nasıl vuruyor sun geyiği?” diye.

Yalanı söyleyen Ahmet ağa daha hiç söze karışmıyor. Tastikçisi Süleyman da orada yanda diğer insanlar gibi dinliyor ya, hemen devreye giriyor ve açıklık getiriyor;

“Beyler siz inanmıyorsunuz ama, geyik sağ arka bacağını kaldırmış kulağını kaşıtırken, Ahmet ağa da tam o anda tüfeği ateşler ve geyik sağ arka ayak tırnağı ile sağ kulağından vurulur.” Der. Mantık sınırlarını zorlayan bu açıklama, gerçekliği değil, ikna ediciliği esas alır ve herkesi inandırır. Bir de Yalancı Ahmet Ağaya saygı duyarlar.

Buyurun… şimdi siz inanmayın hadi ! Ne kadar mantıklı bir tasdik değil mi?

Eskiden ‘TASTİKÇİ’ dediğimiz, ‘TROL’ ların yaptığı iş çok önemlidir. Bedava da olmaz, hem de öyle az paraya da olmaz.

Başlamışken Yalancı Ahmet Ağanın bir yalanını ve tastikçisini daha anlatayım;

Eskiden Karadeniz de ormanda yüksek ve çok büyük gürgen ağaçlarının üstüne halat atar çıkarlar ‘PETEK’ dedikleri kara kovan kurarlardı. Her şeyi doğal bal yapardı arılar içinde.

Yine kahvede millet dinlerken Ahmet ağa başlıyor anlatmağa; “Halat attım, gürgen ağcının üzerine çıktım. Ağacın tepesinde küçükken bir dalı kırılmış ve bir ara yeri çürümüş, çukur oluşmuş. Yağan yağmur suları bu çukura yığılmış ve orada göl olmuş. Bir baktım, bu gölün içinde koskoca bir balık, o yana bu yana yüzüyor. Balığı yakaladım ve öğle yemeği olarak yedik."

Yine herkes itiraz etmiş tabi “Hadi su göl oldu, ağacın tepesine balık nasıl çıkıp göle girdi? Sen yalan söylüyorsun” Demişler. Hemen Tastikçi Süleymen, şimdiki Trol yine devreye girmiş;

“Beyler yanılıyorsunuz, kuş derede bir balık yakalar. Götürürken, o gürgen ağacının üstünden geçer ve tam o su birikintisinin üzerine gelince, balık ağzından kayar, yere düşerken o küçük göle denk gelir. Orada kalır, büyür ve sonra da Ahmet Ağa rastlar ve balığı yakalar.” Der. Nerde ise şimdi benim bile inanasım geliyor. 

İster inanın ister inanmayın, benim hiç tastikçim olmadı. Onun için bir baltaya sap olamadık.

Bu hikayeler, aslında günümüz dünyasının da bir yansımasıdır. Özellikle dijital çağda, sosyal medya ve iletişim araçları sayesinde tastikçilik yanı trolluk kurumsallaşmış, sistematik bir hal almıştır. Artık bireyler ya da gruplar, gerçeğe zıt olarak, oluşturdukları destek ağı sayesinde kitleleri etkileyebilmekte, algıyı yönlendirebilmekte ve hatta gerçeğin önüne geçebilmektedirler.

Burada asıl sorgulanması gereken nokta şudur: Başarı gerçekten neye dayanır? Gerçek emeğe mi, yoksa onu görünür kılan ve doğrulayan bir çevreye mi? Eğer ikinci seçenek daha belirleyici hale gelmişse, bu durum toplumun değer yargıları açısından ciddi bir soruna işaret eder.

Sonuç olarak, 'TASTİKÇİ-TROL' olgusu yalnızca bir halk hikayesi unsuru değil, aynı zamanda modern toplumun işleyişine dair önemli bir göstergedir. Gerçeğin değil, onu destekleyen seslerin öne çıktığı bir düzende, hakikatin kendisi, giderek daha fazla gölgede kalır. Bu nedenle bireylerin yalnızca anlatılanlara değil, anlatılanların nasıl ve kimler tarafından desteklendiğine de dikkat etmesi gerekir. Saygılarımla...


14 Mart 2026 Cumartesi

BİR PETROL ŞEHİDİ DAHA

Raif Karadağ
1920 yılında Yunanistan sınırları içinde kalan Yanya’da doğan Raif Karadağ’ın ailesi, nüfus mübadelesinin ardından birçok Yanyalı Türk gibi oradan göç ederek İstanbul, Pendik’e gelerek yerleşmiştir. İlkokul eğitimini burada alan Karadağ, ortaokul ve liseyi ise Kadıköy’de okumuştur.

Küçüklüğünden beri okuma yazma ya olan merakı, onu gazetecilik mesleğine sevk etmiştir. Yeni Büyük Doğu, Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde çalışan Karadağ’ın, birçok dergide de yazıları yayımlanmıştır. Gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılarının derlenmesi usulüyle meydana getirilmiş, pek çok da kitabı bulunmaktadır.

Raif Karadağ’ın en çok ses getiren ve tartışmalar yaratan kitabı ise şüphesiz ki 'Petrol Fırtınası' kitabı olmuştur.

Gazeteci Karadağ’ın onlarca yıl araştırmalarına konu ettiği Türkiye’nin petrol meselesi, bu kitapta toplanmış ve onun 1973 yılındaki şüpheli ölümünde de başrolü oynamıştır. 

1964 yılında dönemin Sanayi Bakanı tarafından Ankara’ya çağrılarak görevlendirilen Karadağ, yıllarca araştırmalarda bulunmuştur. Babasının vefatından 42 yıl sonra bir röportaj veren Raif Karadağ’ın oğlu Murat Karadağ; babasının araştırmalarından sonra kendisine "Yabancılar tarafından birçok petrol kuyusu açıldığını, hepsinde petrol bulunduğunu, bu kuyuların yine kendileri tarafından kapatıldığını, ilerleyen yıllarda tekrar açılacağını" ifade ettiğini söylemiştir.

Raif Karadağ’ın vefatı ise; yine devlet tarafından görevlendirilmesi üzerine Diyarbakır-Musul hattına gidip beş yıl boyunca gerçekleştirdiği petrol araştırmalarından sonra olmuştur.

Araştırmalarının sonuçlarını rapor haline getiren Karadağ, 1973 yılının Aralık ayında Ankara’ya gelmiştir. Yine oğlu Murat'ın ifadelerine göre; 10 Aralık Pazar günü Süleyman Demirel ile, 13 Aralık Perşembe günü Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile randevuları olan Karadağ, 12 Aralık Çarşamba günü Ulus’ta Cihan Palas Otelinde ki odasında ölü bulunmuştur. Yatağının başucunda bir kalp ilacı bulunan Karadağ’ın ölümüne ilişkin şüpheleri artıran detay ise Raif Karadağ’ın kalp rahatsızlığı veya farklı bir hastalığa sahip olmadığı ve böyle bir ilacı daha önce hiç kullanmadığı oğlu Murat Karadağ tarafından beyan edilmiştir.

Ankara'nın 'milli görev' diyerek Musul'a gönderdiği Raif Karadağ, 5 yıl sonra geri döndü. Biriktirdiği belgeleri Cumhurbaşkanı'na sunacağı gün öldürüldü. Bir gün önce "Burada ne Irak kalacak ne de başka bir ülke. Hepsini tarihten silecekler" demişti.

Cumhurbaşkanı'na Türkiye'nin Musul'daki haklarına ilişkin rapor sunacağı gün 12 Aralık 1973'te otel odasında ölü bulunan araştırmacı gazeteci Raif Karadağ, meğer devlet tarafından 'Milli bir görevle, petrol ve Musul konusunu araştırmakla' görevlendirilmiş. Karadağ'ın rahat çalışması için 'Büyükelçi müşavirliği' statüsüne alınmış.

İyi derecede Osmanlıca-İngilizce bilgisi ile Türk ve İngiliz arşivlerinde Türkiye lehine bulduğu belgelerin ardından Diyarbakır-Musul hattında 'Petrol araştırmaları' yapmış. Amerikan ve İngiliz şirketlerinin açtığı kuyularda ve Sultan Abdülhamit'in hazırlattığı raporları inceledikten sonra 'Türkiye'nin kendisine 100 yıl yetecek petrolü olduğunu' raporlarla doğrulayan Karadağ, 50 yıl önce adeta bugünün de resmini çizmiş: "Bu petrolü bize vermezler. Bölgede ne Irak kalacak, ne de başka bir ülke." demiş.

Karadağ’ın Bizim Anadolu gazetesinden yakın arkadaşı ve meslektaşı Necdet Sevinç, Raif Karadağ'ın Rus casuslar tarafından zehirlenerek öldürüldüğü iddiasını ortaya atmış ve buna ilişkin yazılar kaleme almıştır. Diğer gazeteciler tarafından farklı iddialar ise Raif Karadağ’ın Musul’daki araştırmaları nedeniyle İngilizler tarafından öldürüldüğü iddia edilmiştir. Şüpheli ölüm için otopsi bile yapılmadan tahkikat kapatılmış ve olay aydınlanmamıştır.

Raif Karadağ, doğal kaynak çıkarma kavgasının mesela İran'da Musaddık'a darbeyle sonuçlandığını anlatmıştır. Günümüzdeyse sömürgecilik işgalle değil, dev şirketler yoluyla gerçekleşiyor. Ülkemizde de son olarak Necdet Pamir, doğalgaz arama ve çıkarma işinin dev Schlumberger firmasından hizmet alarak yapıldığını açıkladı. Aktörler değişse de bu topraklarda hikaye hep aynı ve değişmiyor.



9 Mart 2026 Pazartesi

AYDAKİLERE MESAJ

1959 yılında Sovyetler Birliği tarafından gerçekleştirilen Luna 2 uzay aracı ile insansız olarak Ay yüzeyine ulaşılmış, ancak insanlı ay yolculukları, ilk defa 20. yüzyılda 1969–1972 yılları arasında Apollo Projesi kapsamında Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı NASA tarafından gerçekleştirilmiştir.

1968'de Apollo 8 ve Mayıs 1969'da Apollo 10 görevleri kapsamında Ay yörüngesine mürettebatlı yolculuklar yapmış, 20 Temmuz 1969'da da Apollo 11 göreviyle insanları Ay yüzeyine ulaştırmayı başarmıştır.

Apollo 11 mürettebatından Neil Armstrong Ay'a ayak basan ilk insan, Buzz Aldrin de ikinci insan olmuştur. Devam eden yıllarda ABD, Ay'a beş insanlı bir uzay aracı daha göndermiştir ve toplam 12 astronot Ay yüzeyinde yürümüştür.

19 Aralık 1972'de çalışmalarını tamamlayan Apollo 17, Ay'a giden son insanlı uzay aracı, astronot Eugene Cernan da Ay'a ayak basan son insan olmuştur. Sonraki yıllarda insanlık bir daha Ay'a gitmemiştir.

1969'da Ay'a ilk defa giden Astronotlar Neil Armstrong ve Buzz Aldrin oldu; Michael Collins adlı astronot ise komuta modülünde kalarak Ay yörüngesinde görev yaptı. Bu astronotlara aya hareket etmeden önce Nevada çöllerinde ortamı ay yüzeyine çok benzeyen Tuba City de, ay koşullarında nasıl hareket edeceklerine dair bir yıl kadar antrenman yaptırdılar. Bu hazırlıklar esnasında yaşlı bir Kızılderili bunların çalışmalarına şahit oldu ve Neil Armstrong'a yaklaşarak sordu;

"Siz burada ne yapıyorsunuz?" 
Armstrong;
"Ay'a gideceğiz. Onun için burada hazırlık çalışması yapıyoruz." 

Kızılderili birden ciddileşir, biraz sonra kendini toparlar ve tekrar;

"Ay'da bizim kutsal ruhlarımız vardır. Size bir mesaj versem onlara iletir misiniz?"

Armstrong;
"Tabii ki memnuniyetle." der.

Kızılderili;
"Ama kimseye söylemeyeceksiniz.." der.

Armstrong; "Tamam.." der.

Kızılderili kendi dilinde mesajını bir kağıta yazar ve astronota verir.

Astronotlar üsse döndüklerinde dayanamazlar, mesajı çok merak ederler ve bu dili anlayan başka bir Kızılderili bularak mesajı tercüme ettirirler.

Mesaj nasıldır, tahmin edebiliyor musunuz?

"Bu gelenlerin söylediklerine sakın inanmayın. Topraklarınızı ve evlerinizi zorla ellerinizden almağa geliyorlar."

Kızılderili yanılmamış bence !


22 Şubat 2026 Pazar

KARŞILIKLI GÜVEN

27 Aralık 1939'da Erzincan'da 7,9 büyüklüğünde bir deprem olur. Cumhuriyet tarihinin en acı doğal afetlerinden biri de bu Erzincan depremidir. Bu depremde 40 bin'e yakın insan hayatını kaybetmiş, şehir tamamen yıkılmıştır. Bir tek Almanların yaptığı istasyon binası ile tek katlı olarak yaptırılan hapishane binası sağlam kalmıştır.

Bu sağlam kalan hapishanedeki mahkumlar;

Adam öldürme,

Adam yaralama,

Gasp, eşkiyalık, hırsızlık, kaçakçılık gibi suçları olan mahkumlardı.

Bu Depremde yaşanan bir olay şöyle vuku bulmuştur;

Depremde, Doğu Anadolu'nun kış şartlarında halk yaralı veya ölü olarak toprak altında kalmıştır.

Şehrin çevre illerle irtibatı kesilmiş, şehir halkı nerede ise topyekun ölüme mahküm olmuştur.

Dönemin Erzincan Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal Bey, Eski Başbakanlarımızdan Mesut Yılmaz'ın öz amcasıdır ve mahkumları toplar, onlara şöyle seslenir:

“Sizi şimdi kurtarma çalışmalarında görev almak üzere serbest bırakacağım. Aranızda civar köylerden olanlar varsa iki günlüğüne köylerine gidip, ailelerini görebilirler. Ancak bir koşulum var; hiçbiriniz kaçmayacaksınız. Canla başla çalışacaksınız. İşiniz bitince geri cezaevine döneceksiniz”

Mahkumlar her sabah hapishaneden çıkıp şehre dağılırlar. Akşama kadar, bazen sabahlara kadar yaralı ve ya ölüleri toprak altından çıkarmak için canla başla uğraşırlar. Yorgunluktan yığılıp kalana kadar çalışıp, dinlenmek için hapishaneye dönerler.

Deprem bölgesini incelemek üzere özel bir trenle Erzincan'a hareket eden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de mahkumların bu özverili çalışmalarına şöyle tanık olur;

Erzincan yakınlarında tren istasyonu üzerindeki bir köyde, bir mahkum İnönü’yü getiren trene binmek ister. Muhafızlar ile mahkum arasında tartışma ve itiş kakış olur.

Çıkan kargaşa sebebiyle İnönü olay yerine gelir ve olaya yakınen şahit olur.

Mahkum o an için tanımadığı İnönü’ye yaklaşarak; "Efendim, ben Savcı Bey’e kaçmama sözü verdim. Erzincan’a dönüp, kurtarma çalışmalarına katılmak istiyorum. Beni de trene alın” der.

İnönü olaydan çok etkilenir ve mahkumu trene alır.

Erzincan hapishanesinin mahkûmları bu depremde binlerce insanı kurtarmışlar.

Bu kurtarma faaliyetleri sonunda Savcı hapishanede yaptığı sayımda hiçbir firara rastlamaz. Bütün mahkumlar gelip teslim olmuşlardır.

Erzincan Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal Bey Cumhurbaşkanı İnönü’ye, Meclis başkanına ve devrin Başbakanına durumu bir telgrafla bildirerek bu mahkumlar için af çıkarılmasını teklif eder.

Gerçekten de 26 Nisan 1940’ta bu mahkumlar için özel af kanunu Resmi Gazete ‘de yayımlanır ve yürürlüğe girer. Böylece Erzincan hapishanesin de ki mevcut 241 mahkûm af edilir salıverilirler.

Olağan üstü durumlarda her zaman mahkumlardan ve kanun kaçaklarından bile faydalanılmıştır. Vatan tehlikeye düştüğü zaman; mesela Osmanlı döneminde Yakup Cemil Sinop Hapishanesinde ki ağır suçluları çıkararak, bu mahkumlardan bir ordu kurmuş, Batum'u kurtarmak için savaşmıştır. 

Kurtuluş savaşı yıllarında Topal Osman Giresun ve Trabzon Hapishanelerinde bulunan mahkumlarla ordu kurmuş ve vatanın kurtulması için savaşmışlardır. Tarihimizde böyle bir çok örnekler mevcuttur.

Türklerde olağan üstü hallerde Mahkumlarını bile seferber edebilen, verdikleri sözlere inanan, birbirlerine derin saygı duyan, onlara ağır sorumluluklar verebilen bir devlet yapısı ve devlet vatandaş karşılıklı güven anlayışı vardır. Bu anlayış hiç yok olmaz.


13 Ocak 2026 Salı

SATI KADIN

 

BU KADIN KİM DESEM KİMSE TANIMAZ,

SATI KADIN DESEM HERKES TANIR 

PEKİ SATI KADIN KİM?
Satı Kadın Atatürk'e soruyor;
''BİR SOĞUK AYRAN İÇER MİSİNİZ ?''
Ankara'da yakıcı bir yaz günü idi. Atatürk beraberinde arkadaşları
ve yaverleri olduğu halde Kızılcahamam'a giderken Kazan
Köyü yakınlarında durmuş ve otomobilinden inmişti. Köyün kadını, genci, yaşlısı, ihtiyarı köylerin içinden geçen, köşede duran bu
yabancı konukları görünce hep beraber koşuştular. Kimi su getirdi,
kimi ayran, bunlardan biri, güğümünden aktardığı soğuk ayranı
Ata'ya uzattı:
"Bir soğuk ayran içer misiniz?" dedi.
Bu çorak iklimin kavurduğu yüzünde bronzlaşmış Türk kadının en bariz ifadelerini taşıyan, bir Türk anası idi. Böğrüne sıkıştırdığı
kundağı biraz daha bastırdıktan sonra, sağ elindeki ayran bardağını uzattı, bekledi. Ata'sı, ayranı kana kana içmiş ve bir an durakladıktan sonra ona;
"Senin kocan kim?" diye sormuştu.
Köylü kadını, yüzü tunçlaşmış, elleri nasırlı bir Türk anası idi;
Ankara'nın kendine has şivesi ile kocasının Sakarya harbinde boğazından yaralanmış bir cengaver olduğunu söyledi. Ata bir soru daha
sordu :
"Ne zaman doğdun?"
"1919'da Atatürk Samsun'a çıktığı zaman doğdum."
Ata, bir an düşündü. Yıl 1934 idi. Kadının bu ifadesine göre 15
yaşında olması lazım gelirdi. Halbuki karşısındaki kadın 25 yaşlarında görünüyordu; tekrar sordu:
"Nasıl olur?"
Evet, nasıl olurdu. Bu Satı kadın hiç tereddütsüz, o her zamanki
nüktedan haliyle ve memleketin işgal altında geçirdiği acı yılları ima ederek:
"Evet Paşam, ondan evvel yaşamıyordum ki!"
Bu espiri Ata'yı bir hayli düşündürdü.
Ayrılırken yaverine
kadının ismini ve adresini not ettirdi. Daha sonra biz, Satı kadını
Büyük Millet Meclisi'ne halkın meclisine giren ilk kadın milletvekili olarak görmekteyiz...
Alıntı.

9 Ocak 2026 Cuma

SENİN YAPTIĞINI ÇORUMLU YAPMAZ

Çorum Türkiye’de Orta Karadeniz bölümünde yer alan bir ilimizdir. Yıllardan beri ‘Senin yaptığını Çorumlu yapmaz’ lafıyla anılan Çorumluların bu kadar adından bahsettirdiği bu laf neye dayanır veya nereden gelmiş, biliyor musunuz? İşte Çorumluların adını çıkaran o hikaye;

Bu söz çok eskiye, Anadolu'da hayvan vergisi toplayan memurların şahit oldukları bir olaya dayanır. Önceleri vatandaşın beslediği hayvanlardan devlet vergi toplardı. Vatandaşlarda vergi vermek istemez, besledikleri hayvanları vergi memurlarına söylemez, hatta tahsildarlara yakalanmamak için hayvanları kaçırır müsait bir yerlerde saklarlardı. Hatta sade hayvanlar değil insanlardan da ‘VARLIK VERGİSİ’ dedikleri bir vergi alırlardı. Parası olmayıp bu vergileri ödeyemeyenleri zorla götürür yol yapımında veya bazı kamuya ait işlerde çalıştırırlardı.

İşte bu zamanlarda vergi memurları Çorum'un bir köyüne giderler. Köylülerden hayvan vergisi toplamak isterler. Ancak köylüler vergi ödemek istemez ve köylünün biri, başka yer bulamadığından koyunu yatağa yatırır ve üstünü yorgan ile kapatır. Vergi memurları eve girerler ve etrafı ararlar. Hiç hayvan bulamayınca yatakta yorganın altında ki şişkinlik dikkatlerini çeker, yatakta ki şeyin ne olduğunu sorarlar. Köylü de "Babam" der. Vergi memurları inanmazlar ve yorganı kaldırırlar. Yatakta yatırılarak saklanan koyunu görürler fakat Köylü ille de "Babam" diye ısrar eder. Ancak memurları kandıramaz ve koyunun vergisini ödemek zorunda kalır.

Bu olaydan sonra aynı vergi memurları yine hayvan vergilerini toplamak için Kayseri'ye giderler. Kayseri'de de bir eve girerler ve yine benzer bir durumla karşılaşırlar. Bu sefer köylü koyun değilde bir eşeği yatağa yatırmış ve üstünü kapatmıştır. Vergi memurlarına köylü hiç hayvanı olmadığını söyler fakat vergi memurları yatkta ne olduğunu sorarlar. Bu Kayserili köylü de "Babam rahatsızdır, yatıyor" der. Vergi memurları yine inanmazlar ve yorganı kaldırırlar. Yatakta bir eşek vardır. Köylü "Babam" diye ısrar eder, ancak memurlar yine vergisini ödetirler ve işte bu olaydan sonra Çorumlu’nun koyunu yatağa yatırdığı vergi memurlarının aklına gelir ve "Senin yaptığını Çorumlu yapmaz. O koyuna 'Babam' demişti; sen eşeğe 'Babam' diyorsun" der. Bu söz, zamanla "Senin yaptığını Çorumlu bile yapmaz" şeklinde kalmış ve yaygınlaşmıştır.

Bu söz genellikle tüm Türkiye’de birisinin yaptığı yanlışı vurgulamak için kullanılır. Aslında Çorum leblebisiyle meşhur, ülkemizin güzide şehirlerinden birisidir.

Hititlere 450 yıl başkentlik yapmış Çorum'un Boğazkale ilçesindeki Hattuşa antik kenti. UNESCO "Dünya Kültür Mirası" ve "Dünya Belleği" listelerindeki tek antik şehir unvanıyla Türkiye'nin göz bebeği turizm mekanları arasında yer almıştır. Güneyi bozkır, kuzeyi orman. Bir yanı Kızılırmak, bir yanı Yeşilırmak; çeltik tarlaları ve taş köprüler. Hattuşa ve Alacahöyük’te aslanlı kapılardan giren, Osmancık ilçesinde Hititlerden, görkemli Kandiber Kalesi’nden ovayı gözetim altında tutan Osmanlılara uzanan bir tarih. Doğası, kültür rotaları, yemekleri, el sanatlarıyla, “Yaşanabilirliği ve refah düzeyi sürekli artan, üretim süreçlerinde ve sanayide modernleşmeyi sağlamış, ulaşım ağında etkin bir konuma sahip, uluslararası rekabet edebilirliği yüksek bir şehirdir. “Çorumluların kendilerine has kelimeleri, şivesi oldukça sempatiktir. Bir de bazı cümlelerin hikayesi vardır.

Diğer bir cümle daha var; 

“ÇORUMLUNUN YAPTIĞINI HERKES YAPAMAZ"

Bu sözün de hikmeti ve hikâyesi şudur. ‘Osmanlı döneminde Kafkasya da soykırımdan kaçan 1.5 milyon Çerkez in bir bölümü Çorum sancağına yerleştirilir. Çorum eşrafı kente gelen Çerkeslere ev yapar, ahırına hayvan koyar ve tohum verir. Bunu duyan Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, Çerkesler için yaptıklarına karşılık olarak Çorum halkına para gönderir. Ancak Çorumlular “onlar kardeşimiz, kardeşe ev açmanın masrafı mı olur?” diyerek parayı hazineye iade ederler. Çorumluların davranışından etkilenen Padişah Abdülaziz, dönemin gazetesinde Çorumlular için teşekkür name yayınlatır ve ÇORUMLU NUN YAPTIĞINI HERKES YAPAMAZ” der.