SAYFALAR

30 Eylül 2026 Çarşamba

OLAYLARDAN DERS ALMALIYIZ

Temel ile Dursun sinemaya giderler. Film bir kovboy filmi. Filmin bir sahnesinde Kovboy atını dört nala sürüyor. Önünde dev bir uçurum var ve Kovboy uçurumdan habersiz.

Dursun Temel’e der ki:
-Ula bak hele Temel bu kovboy uçurumdan aşağı nasıl düşecek?
Temel:
-Ula yok, o uçurumdan aşağı düşmez. Diye iddia ederler ve bahse girerler. Kim kazanırsa öbürüne içkili bir yemek ısmarlayacak.

Kovboy filmde aynı hızla gider ve uçurumdan aşağı yuvarlanır. Arkadaşları kovboyu yarım canda yaralı çıkarırlar ve doktora getirirler, kovboy iyileşir.

Bahsi Dursun kazanır ve sinemadan sonra lokantaya giderler. Harika yemekler yer, içkiler içerler.

Sıra hesap ödemeğe gelince Temel iddiayı kayıp etmiş ti ya, hesap ödemek için kasaya gider. Dursun da arkasından gider ve Temel'e der ki; “Temel ben bu filmi daha önce seyretmiştim, orada kovboyun uçurumdan aşağı yuvarlanacağını biliyordum. Onun için hesabı sen ödersen vicdan azabı duyarım, ben ödemek istiyorum.” Der.

Temel de;

“Bu filmi daha önce ben de seyretmiştim” der Dursun'a.

Dursun: “Madem seyretmiştin, kovboyun yuvarlanacağını biliyordun, aksini neden savundun?” diye sorar.

Temel ise;

“İnsan bir düştüği yerden, aynı şekilde ikinci defa düşer mi? O kovboy aptal mıydı? Önceki düştüğinden ders alır, bir daha aynı hatayı yapmaz diye düşündüm, onun için savundum daa.” Der.

Ey millet bizlere ne oldu? Temel kadar da düşünemiyoruz. Bırakın sağı, solu, hacı hocayı. Allah ile aranıza kimseyi almayın. Kimseye inanmayın. Kendi geleceğinizi kendiniz tayın edin! Tarikatlara oyuncak olmayın! Her şey gözlerinizin önünde oluyor. 


1 Mayıs 2026 Cuma

İKİ BENZER OLAY VE ADALET

Bugünlerde konuşulan Gülistan Doku cinayeti soruşturması, 1945'te Ankara'da üst düzey bürokratların karıştığı ve akabinde intiharlar getirdiği tarihi bir davayı, Ankara Cinayetini akıllara getirdi. İki olayda da benzerlikler görülmektedir.

Seksen yılı aşkın bir süre arayla yaşanan bu iki olayın ortak paydası çarpıcı, Her ikisinde de güç sahibi isimler, cinayetin üzerini örtmeye çalışmakla itham edildiler.

Ankara Cinayeti olayının özü şöyle:

16 Ekim 1945'te Ankara Ulus Samanpazarı'ndaki muayenehanesinde Diş Doktoru Neşet Naci Arzan, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay'ın oğlu Haşmet Orbay tarafından öldürüldü. Ne var ki asıl skandal cinayetin kendisi değil, sonrasında yaşananlardı.

Dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan devreye girerek, Genel Kurmay Başkanının oğlu Haşmet Orbay'ı kurtarmak için Katil Haşmet'in Robert Kolej'den ve ev arkadaşı da olan Reşit Mercan'ı yanına çağırarak cinayeti üstlenmesini istedi. Reşit Mercan, kabul etti ve ertesi gün karakola giderek "Cinayeti ben işledim" dedi.

İlk mahkemede Mercan'a 20 yıl, Haşmet Orbay'a ise yalnızca bir yıl cezalar verildi. Ancak basın ve kamu oyu baskıları üzerine Yargıtay bu kararı bozdu ve davayı Ankara'dan alarak Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'ne havale etti. Bolu'daki yargılamada gerçek katilin Haşmet Orbay olduğu ve cinayetin Vali Tandoğan tarafından örtbas edildiği, Reşit Mercan'ın üzerine yıkıldığı da ortaya çıktı.

Olayın en karanlık boyutu ise sonrasında yaşandı. Yargıtay'da ilk kararı bozan ve gelişmelerin seyrini değiştiren dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan, 16 Haziran 1946'da otomobilinde ölü olarak bulundu ve öldüren kişi de tespit edilip yakalanamadı. Olay faili meçhul kaldı.

Bu olaylar üzerine Sanık konumuna düşen Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ise ifadesi alınmak üzere mahkemeye çağrıldı. Bu durumu gururuna yediremeyen Vali Nevzat Tandoğan 9 Temmuz 1946 gecesi intihar ederek yaşamına son verdi. Ardından 30 Temmuz 1946'da da Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay görevinden ayrıldı.

Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ın Ankara'nın ilk dönemlerinde çok büyük emekleri geçmiş, asayişin sağlanması için adeta hem valilik hem polislik görevlerini birlikte yapmış, çok büyük emekleri olduğu, taktire şayan bir zattır. Bu nedenle soyadı Ankara da bir semte Tandoğan alanı olarak verilmiştir.

Gülistan Doku cinayeti soruşturmasında dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in suç delillerini yok etme iddiası ile gözaltına alınması, Oğlu Mustafa Tukay ve kendisinin tutuklanması kamuoyunu derinden sarstı. 

Gülistan Doku Cinayetinde de deliller karartıldı, kameralar silindi, failler güçlü kişiler tarafından korundu. Olay 'Kayıp Kişi' olarak kayıtlara geçti ve dosya kapatılmak istendi. Dolayısıyla1945'teki Ankara Cinayeti olayına benzer hale geldi.

Tunceli de Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 tarihinde Zaynal Abarakov isimli erkek arkadaşı ile tartıştıktan sonra kayboldu. 'Kayıp Kişi' olarak kayıtlara geçti. Son gelişmelerle kayıp değil, cinayet olduğu anlaşıldı ve 2026 yılında Cinayet olarak kayıtlara geçti. 

Gülistan Doku'nun kayıp olduğu günlerde hastane kayıtları silindi. Dosyada kalan kopyalar sayesinde bu silinme işi açığa çıktı. Savcılık, silme işleminin nasıl ve kim tarafından gerçekleştirildiğini araştırıyor.

Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, 17 Nisan 2026'da gözaltına alınarak sorgulanmak üzrer Erzurum'a götürüldü. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı 65 soruluk ayrıntılı bir sorgulama listesi hazırladı.

Tutuklanan Vali Tuncay Sonel'in oğlu Mustafa Türkay Sonel ise savcılıktaki ifadesinde tüm suçlamaları reddetti fakat deliller aleyhine olduğu için o da tutuklandı. Pertek ilçesine bağlı Koçpınar Köyü'nde yapılan aramalarda bölgede daha önce kazı yapıldığına ve alanın sonradan boşaltıldığına dair bulgular elde edildi.

1945 Ankara Cinayeti'nde adalet, yıllar süren yargı mücadelesi sayesinde tecelli edebildi. O davada da deliller karartıldı, tanıklar baskı altına alındı ve güçlü isimler cezadan kaçmaya çalıştı.

Gülistan Doku cinayetinde ise bizzat Vali Tuncay Sonel ve oğlu Mustafa Türkay Sonel sanık konumuna düştü, Dijital çağın getirdiği teknik imkanlar, fiziksel bulgular, kamuoyunun yoğun ilgi ve baskısı ile soruşturma devam ediyor. Seksen yıl önceki davada olduğu gibi, bu kez de adaletin önündeki engellerin aşılıp aşılamayacağı, adaletin tecelli edip etmeyeceği herkes tarafından merak ediliyor ve netice bekleniyor.

Adalet, güçlülerin gölgesinden bağımsız şekilde tecelli edebilir mi?

Bu sorunun yanıtı yalnızca bir davanın sonucu değil, aynı zamanda hukuk sistemine duyulan güven açısından da büyük önem taşımaktadır. Geçmişten bugüne uzanan bu iki örnek, Türkiye’de adalet arayışının sürekliliğini ve zorluklarını gözler önüne sermektedir.



24 Mart 2026 Salı

YALANCILIK

Yalan, gerçeği bilerek çarpıtmak veya gizlemek veya karşısında ki şahsı etkilemek amacıyla söylenen söz ya da sergilenen davranıştır. İnsanlık tarihi boyunca yalan, hem bireysel ilişkilerde hem de toplumsal düzende önemli bir rol oynamıştır.

Yalancılık, insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. En basit tanımıyla, gerçeğin bilinçli olarak çarpıtılması ya da gizlenmesidir. Ancak yalanı sadece 'yanlış bilgi vermek' olarak görmek eksik olur. Çünkü yalan, çoğu zaman bir niyet, bir korku, bir çıkar, ya da bir korunma refleksiyle birlikte oluşur.

İnsanlar neden yalan söyler? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Bazı yalanlar, cezadan kaçınmak için söylenir. Çocukların küçük yaşlarda kırdıkları bir eşyayı inkâr etmesi buna örnektir. Bazı yalanlar ise sosyal ilişkileri korumaya yöneliktir. “İyiyim” demek, aslında iyi olmadığımız durumlarda bile karşımızdakini üzmemek için tercih ettiğimiz bir yalandır. Bunun yanında, çıkar sağlamak amacıyla söylenen yalanlar da vardır ki, bunlar genellikle daha ciddi sonuçlar doğurur.

Yalanın bireysel ve toplumsal etkileri oldukça büyüktür. Bireysel düzeyde yalan, kişinin iç dünyasında bir yük oluşturur. Sürekli yalan söyleyen bir kişi, kendi söylediği yalanlara bile gün gelir kendisi de inanır. Bu durum, psikolojik stres ve güvensizlik hissini beraberinde getirir. Toplumsal düzeyde ise yalan, güven duygusunu zedeler. Güvenin olmadığı bir toplumda ilişkiler yüzeysel hale gelir, iş birlikleri zorlaşır ve sosyal yapı zayıflar. Kimse kimseye inanmaz.

Öte yandan, her yalan aynı derecede zararlı değildir. Hatta faydası bile vardır. Küçükken yalanla ilgili büyüklerimden duyduğum bazı sözler var. “Eğer bir hayat veya yuva kurtaracaksan yalan söyle.” Derlerdi. Bazı yalanlar da var ki bunlar ‘beyaz yalan’ olarak adlandırılır, genellikle kimseye zarar vermeyen küçük yalanlar, bazı durumlarda sosyal uyumu kolaylaştırır. Ancak bu tür yalanların bile alışkanlık haline gelmesi, kişinin dürüstlük ilkesinden uzaklaşmasına neden olabilir. Bu yüzden yalanın 'masum' görünen türlerine karşı bile dikkatli olunmalıdır.

Padişahın biri,
"Bana en iyi yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim" demiş.
Yalancılar, hemen saray da sıraya girmişler;
Bir tanesi;
"Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü." demiş.
Padişah;
"Bunun neresi yalan? Kuş kartaldır, Arslan da kuzu kadar minik bir yavru. Kaptı mı götürür tabii!" demiş ve kabul etmemiş.
İkinci Yalancı;
"Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!" demiş.
Padişah;
"Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa, kral odur tabii!" demiş ve onu da kabul etmemiş.
Üçüncü Yalancı;
"Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!" der.
Padişah;
"Senin attığın ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp oradan yere inmiştir." der ve onu da kabul etmez.
Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş.
Nihayet dördüncü Yalancı çıkmış gelmiş Padişahın huzuruna;
"Padişahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!" demiş. Bazan böyle insanı tuzağa düşüren yalanlar da var tabi.

Zararsız yalanlar; örneğin, bir çocuğu mutlu etmek için söylenen küçük yalanlar.

Zararlı yalanlar; insanların hayatını, güvenliğini veya özgürlüğünü tehdit eden yalanlar.

Savunma mekanizması yalanları; insanlar bazen kendilerini korumak, cezadan kaçmak veya başkalarını incitmemek için yalan söyler.

Güç ve kontrol yalanları; bazı durumlarda yalan, başkaları üzerinde üstünlük kurma veya manipülasyon aracı olarak kullanılır.

Vicdan çatışması yalanı; yalan söyleyen kişi, çoğu zaman içsel bir huzursuzluk yaşar. Bu, bireyin ahlaki değerleri ile davranışı arasındaki çelişkiden kaynaklanır.

Güvenin zedelenmesi; yalan, bireyler arasındaki güveni sarsar. Güvenin kaybolması ise ilişkilerin temelini zayıflatır.

Siyaset ve medya yalanları; toplumun yönlendirilmesinde yalanın kullanılması, kitlelerin yanlış bilgiye dayalı kararlar almasına yol açar.

Bazı kültürlerde ‘beyaz yalan’ kabul edilebilir görülürken, bazı toplumlarda her türlü yalan kesin bir şekilde reddedilir.

Dürüstlük, güvenin temelidir. İnsan ilişkilerinde en değerli unsur olan güven, ancak doğrulukla inşa edilir. Elbette her zaman gerçeği söylemek kolay değildir. Bazen doğrular acı verici olabilir, ya da zor durumlar yaratabilir. Ancak uzun vadede dürüstlük, hem bireyin kendisiyle barışık olmasını sağlar, hem de sağlıklı ilişkilerin kurulmasına zemin hazırlar.

Günümüzde yalancılık bir sanat haline gelse de, insan doğasının bir parçası gibi görünse de, kontrol altına alınması ve sınırlanması gereken bir davranıştır. Kısa vadeli kazançlar uğruna söylenen yalanlar, uzun vadede daha büyük kayıplara yol açabilir. Bu nedenle, mümkün olduğunca dürüstlükten yana olmak, hem bireysel huzur, hem de toplumsal güven açısından en sağlıklı yoldur. Saygılarımla...