SAYFALAR

14 Mart 2026 Cumartesi

BİR PETROL ŞEHİDİ DAHA

Raif Karadağ
1920 yılında Yunanistan sınırları içinde kalan Yanya’da doğan Raif Karadağ’ın ailesi, nüfus mübadelesinin ardından birçok Yanyalı Türk gibi oradan göç ederek İstanbul, Pendik’e gelerek yerleşmiştir. İlkokul eğitimini burada alan Karadağ, ortaokul ve liseyi ise Kadıköy’de okumuştur.

Küçüklüğünden beri okuma yazma ya olan merakı, onu gazetecilik mesleğine sevk etmiştir. Yeni Büyük Doğu, Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde çalışan Karadağ’ın, birçok dergide de yazıları yayımlanmıştır. Gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılarının derlenmesi usulüyle meydana getirilmiş, pek çok da kitabı bulunmaktadır.

Raif Karadağ’ın en çok ses getiren ve tartışmalar yaratan kitabı ise şüphesiz ki 'Petrol Fırtınası' kitabı olmuştur.

Gazeteci Karadağ’ın onlarca yıl araştırmalarına konu ettiği Türkiye’nin petrol meselesi, bu kitapta toplanmış ve onun 1973 yılındaki şüpheli ölümünde de başrolü oynamıştır. 

1964 yılında dönemin Sanayi Bakanı tarafından Ankara’ya çağrılarak görevlendirilen Karadağ, yıllarca araştırmalarda bulunmuştur. Babasının vefatından 42 yıl sonra bir röportaj veren Raif Karadağ’ın oğlu Murat Karadağ; babasının araştırmalarından sonra kendisine "Yabancılar tarafından birçok petrol kuyusu açıldığını, hepsinde petrol bulunduğunu, bu kuyuların yine kendileri tarafından kapatıldığını, ilerleyen yıllarda tekrar açılacağını" ifade ettiğini söylemiştir.

Raif Karadağ’ın vefatı ise; yine devlet tarafından görevlendirilmesi üzerine Diyarbakır-Musul hattına gidip beş yıl boyunca gerçekleştirdiği petrol araştırmalarından sonra olmuştur.

Araştırmalarının sonuçlarını rapor haline getiren Karadağ, 1973 yılının Aralık ayında Ankara’ya gelmiştir. Yine oğlu Murat'ın ifadelerine göre; 10 Aralık Pazar günü Süleyman Demirel ile, 13 Aralık Perşembe günü Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile randevuları olan Karadağ, 12 Aralık Çarşamba günü Ulus’ta Cihan Palas Otelinde ki odasında ölü bulunmuştur. Yatağının başucunda bir kalp ilacı bulunan Karadağ’ın ölümüne ilişkin şüpheleri artıran detay ise Raif Karadağ’ın kalp rahatsızlığı veya farklı bir hastalığa sahip olmadığı ve böyle bir ilacı daha önce hiç kullanmadığı oğlu Murat Karadağ tarafından beyan edilmiştir.

Ankara'nın 'milli görev' diyerek Musul'a gönderdiği Raif Karadağ, 5 yıl sonra geri döndü. Biriktirdiği belgeleri Cumhurbaşkanı'na sunacağı gün öldürüldü. Bir gün önce "Burada ne Irak kalacak ne de başka bir ülke. Hepsini tarihten silecekler" demişti.

Cumhurbaşkanı'na Türkiye'nin Musul'daki haklarına ilişkin rapor sunacağı gün 12 Aralık 1973'te otel odasında ölü bulunan araştırmacı gazeteci Raif Karadağ, meğer devlet tarafından 'Milli bir görevle, petrol ve Musul konusunu araştırmakla' görevlendirilmiş. Karadağ'ın rahat çalışması için 'Büyükelçi müşavirliği' statüsüne alınmış.

İyi derecede Osmanlıca-İngilizce bilgisi ile Türk ve İngiliz arşivlerinde Türkiye lehine bulduğu belgelerin ardından Diyarbakır-Musul hattında 'Petrol araştırmaları' yapmış. Amerikan ve İngiliz şirketlerinin açtığı kuyularda ve Sultan Abdülhamit'in hazırlattığı raporları inceledikten sonra 'Türkiye'nin kendisine 100 yıl yetecek petrolü olduğunu' raporlarla doğrulayan Karadağ, 50 yıl önce adeta bugünün de resmini çizmiş: "Bu petrolü bize vermezler. Bölgede ne Irak kalacak, ne de başka bir ülke." demiş.

Karadağ’ın Bizim Anadolu gazetesinden yakın arkadaşı ve meslektaşı Necdet Sevinç, Raif Karadağ'ın Rus casuslar tarafından zehirlenerek öldürüldüğü iddiasını ortaya atmış ve buna ilişkin yazılar kaleme almıştır. Diğer gazeteciler tarafından farklı iddialar ise Raif Karadağ’ın Musul’daki araştırmaları nedeniyle İngilizler tarafından öldürüldüğü iddia edilmiştir. Şüpheli ölüm için otopsi bile yapılmadan tahkikat kapatılmış ve olay aydınlanmamıştır.

Raif Karadağ, doğal kaynak çıkarma kavgasının mesela İran'da Musaddık'a darbeyle sonuçlandığını anlatmıştır. Günümüzdeyse sömürgecilik işgalle değil, dev şirketler yoluyla gerçekleşiyor. Ülkemizde de son olarak Necdet Pamir, doğalgaz arama ve çıkarma işinin dev Schlumberger firmasından hizmet alarak yapıldığını açıkladı. Aktörler değişse de bu topraklarda hikaye hep aynı ve değişmiyor.



9 Mart 2026 Pazartesi

AYDAKİLERE MESAJ

1959 yılında Sovyetler Birliği tarafından gerçekleştirilen Luna 2 uzay aracı ile insansız olarak Ay yüzeyine ulaşılmış, ancak insanlı ay yolculukları, ilk defa 20. yüzyılda 1969–1972 yılları arasında Apollo Projesi kapsamında Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı NASA tarafından gerçekleştirilmiştir.

1968'de Apollo 8 ve Mayıs 1969'da Apollo 10 görevleri kapsamında Ay yörüngesine mürettebatlı yolculuklar yapmış, 20 Temmuz 1969'da da Apollo 11 göreviyle insanları Ay yüzeyine ulaştırmayı başarmıştır.

Apollo 11 mürettebatından Neil Armstrong Ay'a ayak basan ilk insan, Buzz Aldrin de ikinci insan olmuştur. Devam eden yıllarda ABD, Ay'a beş insanlı bir uzay aracı daha göndermiştir ve toplam 12 astronot Ay yüzeyinde yürümüştür.

19 Aralık 1972'de çalışmalarını tamamlayan Apollo 17, Ay'a giden son insanlı uzay aracı, astronot Eugene Cernan da Ay'a ayak basan son insan olmuştur. Sonraki yıllarda insanlık bir daha Ay'a gitmemiştir.

1969'da Ay'a ilk defa giden Astronotlar Neil Armstrong ve Buzz Aldrin oldu; Michael Collins adlı astronot ise komuta modülünde kalarak Ay yörüngesinde görev yaptı. Bu astronotlara aya hareket etmeden önce Nevada çöllerinde ortamı ay yüzeyine çok benzeyen Tuba City de, ay koşullarında nasıl hareket edeceklerine dair bir yıl kadar antrenman yaptırdılar. Bu hazırlıklar esnasında yaşlı bir Kızılderili bunların çalışmalarına şahit oldu ve Neil Armstrong'a yaklaşarak sordu;

"Siz burada ne yapıyorsunuz?" 
Armstrong;
"Ay'a gideceğiz. Onun için burada hazırlık çalışması yapıyoruz." 

Kızılderili birden ciddileşir, biraz sonra kendini toparlar ve tekrar;

"Ay'da bizim kutsal ruhlarımız vardır. Size bir mesaj versem onlara iletir misiniz?"

Armstrong;
"Tabii ki memnuniyetle." der.

Kızılderili;
"Ama kimseye söylemeyeceksiniz.." der.

Armstrong; "Tamam.." der.

Kızılderili kendi dilinde mesajını bir kağıta yazar ve astronota verir.

Astronotlar üsse döndüklerinde dayanamazlar, mesajı çok merak ederler ve bu dili anlayan başka bir Kızılderili bularak mesajı tercüme ettirirler.

Mesaj nasıldır, tahmin edebiliyor musunuz?

"Bu gelenlerin söylediklerine sakın inanmayın. Topraklarınızı ve evlerinizi zorla ellerinizden almağa geliyorlar."

Kızılderili yanılmamış bence !


22 Şubat 2026 Pazar

KARŞILIKLI GÜVEN

27 Aralık 1939'da Erzincan'da 7,9 büyüklüğünde bir deprem olur. Cumhuriyet tarihinin en acı doğal afetlerinden biri de bu Erzincan depremidir. Bu depremde 40 bin'e yakın insan hayatını kaybetmiş, şehir tamamen yıkılmıştır. Bir tek Almanların yaptığı istasyon binası ile tek katlı olarak yaptırılan hapishane binası sağlam kalmıştır.

Bu sağlam kalan hapishanedeki mahkumlar;

Adam öldürme,

Adam yaralama,

Gasp, eşkiyalık, hırsızlık, kaçakçılık gibi suçları olan mahkumlardı.

Bu Depremde yaşanan bir olay şöyle vuku bulmuştur;

Depremde, Doğu Anadolu'nun kış şartlarında halk yaralı veya ölü olarak toprak altında kalmıştır.

Şehrin çevre illerle irtibatı kesilmiş, şehir halkı nerede ise topyekun ölüme mahküm olmuştur.

Dönemin Erzincan Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal Bey, Eski Başbakanlarımızdan Mesut Yılmaz'ın öz amcasıdır ve mahkumları toplar, onlara şöyle seslenir:

“Sizi şimdi kurtarma çalışmalarında görev almak üzere serbest bırakacağım. Aranızda civar köylerden olanlar varsa iki günlüğüne köylerine gidip, ailelerini görebilirler. Ancak bir koşulum var; hiçbiriniz kaçmayacaksınız. Canla başla çalışacaksınız. İşiniz bitince geri cezaevine döneceksiniz”

Mahkumlar her sabah hapishaneden çıkıp şehre dağılırlar. Akşama kadar, bazen sabahlara kadar yaralı ve ya ölüleri toprak altından çıkarmak için canla başla uğraşırlar. Yorgunluktan yığılıp kalana kadar çalışıp, dinlenmek için hapishaneye dönerler.

Deprem bölgesini incelemek üzere özel bir trenle Erzincan'a hareket eden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de mahkumların bu özverili çalışmalarına şöyle tanık olur;

Erzincan yakınlarında tren istasyonu üzerindeki bir köyde, bir mahkum İnönü’yü getiren trene binmek ister. Muhafızlar ile mahkum arasında tartışma ve itiş kakış olur.

Çıkan kargaşa sebebiyle İnönü olay yerine gelir ve olaya yakınen şahit olur.

Mahkum o an için tanımadığı İnönü’ye yaklaşarak; "Efendim, ben Savcı Bey’e kaçmama sözü verdim. Erzincan’a dönüp, kurtarma çalışmalarına katılmak istiyorum. Beni de trene alın” der.

İnönü olaydan çok etkilenir ve mahkumu trene alır.

Erzincan hapishanesinin mahkûmları bu depremde binlerce insanı kurtarmışlar.

Bu kurtarma faaliyetleri sonunda Savcı hapishanede yaptığı sayımda hiçbir firara rastlamaz. Bütün mahkumlar gelip teslim olmuşlardır.

Erzincan Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal Bey Cumhurbaşkanı İnönü’ye, Meclis başkanına ve devrin Başbakanına durumu bir telgrafla bildirerek bu mahkumlar için af çıkarılmasını teklif eder.

Gerçekten de 26 Nisan 1940’ta bu mahkumlar için özel af kanunu Resmi Gazete ‘de yayımlanır ve yürürlüğe girer. Böylece Erzincan hapishanesin de ki mevcut 241 mahkûm af edilir salıverilirler.

Olağan üstü durumlarda her zaman mahkumlardan ve kanun kaçaklarından bile faydalanılmıştır. Vatan tehlikeye düştüğü zaman; mesela Osmanlı döneminde Yakup Cemil Sinop Hapishanesinde ki ağır suçluları çıkararak, bu mahkumlardan bir ordu kurmuş, Batum'u kurtarmak için savaşmıştır. 

Kurtuluş savaşı yıllarında Topal Osman Giresun ve Trabzon Hapishanelerinde bulunan mahkumlarla ordu kurmuş ve vatanın kurtulması için savaşmışlardır. Tarihimizde böyle bir çok örnekler mevcuttur.

Türklerde olağan üstü hallerde Mahkumlarını bile seferber edebilen, verdikleri sözlere inanan, birbirlerine derin saygı duyan, onlara ağır sorumluluklar verebilen bir devlet yapısı ve devlet vatandaş karşılıklı güven anlayışı vardır. Bu anlayış hiç yok olmaz.