SAYFALAR

6 Mayıs 2013 Pazartesi

EVRAKI BULDUK

Geçen seferlerde anlatmıştım. Süleyman Sırrı Prodan Adana Belediye Başkanı Ege Bagatur ve yardımcısı Ahmet Albay'ı yaraladığı zaman firar etmişti. Her tarafta yakalamak için çalışmalar yapıyorduk. Böyle durumlarda bazı vatandaşlar düşman oldukları kişilerin isimlerini yazarak, o kişileri polisle karşılaştırmak ve intikam almak için isimsiz olarak ihbar mektubu yollarlar. Fakat polis suçluyu yakalamak için çare aradığından mecbur bu ihbarları da değerlendirirdi.

Hele bazı ihbarlar Cumhurbaşkanlığına Veya Başbakanlığa yapılır. Başbakanlık kayıt alıp İçişlerine havale eder, İçişleri de kayıt verir ve Emniyet Genel Müdürlüğüne Bu şekilde kayıt ala ala ta o bildirilen yer Emniyet Müdürlüğüne gelir. Burada ilgili Şube ve Büroya gönderilerek her yerde kayıt görür. Bu evrağın neticesini polis ta gelen yere zincirleme tekrar bildirir ve evrak kapanır. Kim bildirmemişse evrak orada açık kalır ve o birimin üzerine görünür. Hesap sorarlar mesuliyetli işlerdir. Bazen Amirimize kızdığımız zaman bir evrak kayıp olsa da hesap sorsalar derdik. Arkadaşlar kendi aramızda tabi.

İşte Süleyman Sırrı Prodan Adana Belediye Başkanını ve Yardımcısını ağır yaraladığı zaman Böyle bir ihbar mektubu geldi. Taa Cumhurbaşkanlığına gönderilmiş. Hatay da bir isim ve adres verilerek güya Süleyman Sırrı Prodan'ı evinde saklıyormuş. Başbakanlık İçişleri Bakanlığına, İçişleri de Emniyet Genel Müdürlüğüne, Genel Müdürlük te gereğinin çok acele yapılması isteğiyle olay Adana da işlendiği için Adana Emniyet Müdürlüğü ne göndermişler. Gerekli havalelerden sonra çok acele ve gizli olarak Cinayet Masasına geldi. İhtimal vermememize rağmen yine de tedbirli davranarak hazırlık yapıldı ve başta Kısım Amirimiz Cihat Yalım başımızda olmak üzere beş kişilik ekip arkadaşlarımıza ve Kısmımıza ait Reno Toros arabamıza Valilikten onayı alındıktan sonra, gece Hatay-Samandağı'na doğru yola çıktık.

Başkomiserimiz ile hep birlikte olduğumuz için pek serbest davranamıyorsak ta O bir şeyler anlatıyor bizler de yeri geldiği zaman gülüyorduk. Çok sıcak olduğu için arabamızın bütün camları açık, havada püfür püfür esiyordu. Ön tarafta oturan Başkomiser imiz Cihat Yalım Cumhurbaşkanlığından  gelen bu havaleli ihbar mektubu belgesini araba ışığı ile elinde tutmuş okuyordu. Tam Ceyhan köprüsünü geçeceğimiz sırada, birden rüzgar elinden aldı ve birbirine zımbalanmış iki üç adet kağıtlı bu resmi belgeyi uçurdu gitti. Az ilerde tam köprü ayağında şoförümüz Komando Emir Aybı arabayı durdurdu. Hepimiz arabadan aşağı döküldük. Başkomiser “Yandık arkadaşlar.” Diyordu. 

Malatyalı Pinkerton Şahin Ağan çok iyi yazışma bilirdi. “Bir şey olmaz, korkmayın Başkomiserim. O evrağın aynısını yaparız.” Dedi. O biraz başkomiseri ve bizi rahatlattı. Karanlıkta çakmaklarla o uçan evrağı aramağa başladık. Fakat o evrağı bulmak hiç imkansız gibi bir şeydi. Gece karanlık. Doğru dürüst ışığımız yok. Köprünün altlarından yanlarından her tarafı aradık. Sonra suya düşmüş su da götürmüş olabilirdi. Oraya kadar ki olan neşemiz ve moralımız her şeyimiz bir anda bozuldu. 

Ben ümidimi kestim ve arabanın yanına geldim. Başkomiser de az evvel gelmiş pişman bir vaziyette arabada oturuyordu. Bulunma ihtimalı hiç yoktu. Ve o evraksız da bizim işimiz çok yaştı. 'Ne yapacağız' diye dertleşirken bütün arkadaşlardan sonra en son Komando Yaşar geldi, Yaşar Turgut. Elinde bir şey yoktu. Başkomiser "Yok değil mi arkadaşlar? Mahvolduk" dedi. Ağrılı Komando Yaşar; "Niye mahvolalım ki ben evrağı buldum Başkomiserim." dedi ve cebinde saklamıştı, gülerek çıkardı. Gerçek o evrak mıdır? Diye, hepimiz de aldık baktık. Doğru o evraktı fakat nasıl buldu? Acaba Başkomiserin elinden çekti aldı da bizler rüzgar mı aldı bildik diye de düşündüm fakat o da imkansızdı. Çünkü Yaşar korkar öyle yapamazdı. Sanki bir mucize olmuştu. Nasıl bulduğunu hala anlamış değilim. 

Orada kendi aramızda bir bayram havası yaşandı ve neşeyle, fıkralarla yolumuza devam ettik. Evrağı Başkomiser torpido gözüne koydu ve bize de tembihledi geri Kısma gelene kadar hiç çıkarmadık. İhbar asılsız çıktı. Tutanaklar ve ifadeler eklenerek aynı belgeyi geri Cumhurbaşkanlığına gönderdik. O olay bana öyle bir ders oldu ki ondan sonra ki meslek hayatımda ben mesul olduğum birimlerde öyle önemli belgelerin aslını kesinlikle Kısım dan dışarı çıkartmadım. Gerekli olursa yanıma fotokopisini aldım.

5 Mayıs 2013 Pazar

DUVARA VURDU

1970-72 yıllarında 45 günlük acemi eğitiminden sonra er öğretmen olarak kendi köyüm Ihlamurlu Köyünde askerlik yaptım. Yanı anlayacağınız ben sivil olarak öğretmenlik yaptım fakat askerliğime sayıldı. Amasya Carcurum Piyade Alayında çektiğimiz kurada bana Rize İli çıktı, tekrar Adacami ye almak isteseler de benim tercihim kendi köyüm oldu ve kendi Köyümde görev yaptım. Köyde herkes bilir ki faydalı olmak için ne gerekirse onu yaptım. Okuma yazma bilmeyen 5. sınıf öğrencilerine okuma yazma ve matematik öğrettim.

Tabi bu sırada ufak tefek tembel veya haylaz çocukların kulaklarını çektiğim de oldu. Hepsi komşularım ve akrabalarım olduğu için her ne kadar canla başla uğraşsam da, en ufak bir şeyi çocuklar abartır, anne babalarına kötü aksettirmeğe çalışırlardı. Bu her yerde böyledir. Daha öncede Rize Güneysu Adacami Köyünde de böyle şeyler başımdan geçmişti. Ödev yapmadıkları için bazı çocuklara sabahtan cezalar versem. Onlar akşamdan evlerine giderlerken yüksek sesle ağlarlardı. Anne babalarına bildirmek için böyle çeşitli yollara baş vururlardı.

Bir Cuma günü akşam üzeri okul tatil olunca 5. sınıf öğrencim komşumuz olan Neriman yüksek sesle ağladığını duydum ve yol boyunca evlerine doğru o sırada ki arkadaşları ile birlikte gittiklerini gördüm. Ben de zaten hemen arkalarından aşağı evime iniyordum. Çocuğa 'bir şey oldu' diye korktum ve kendilerine yetişebilmek için koşmağa başladım. Biraz gittikten sonra mesele anlaşıldı. Onlar 5. sınıf öğrencileri idi ve akılları kesiyordu. Meğer kulaklarını çektiğim için bana gönül koymuşlar ve beni cezalandıracaklarmış. Sebep sabahtan derse girerken kulaklarını çekmişim. Akşama kadar beklemişler ve akşamdan ağlamakları gelmiş. Tam bu sırada Neriman'ın annesi Nuriye karşıdan evlerinin altında ki bahçeden kızının ağladığını duyunca ve kendilerini yolda görünce çağırdı. "Neriman, Neriman, ne oldu, Güli niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Neriman'ın kendisi meşgul ya, ağlıyor onun için konuşamadı, güya. Arkadaşı Halime Neriman'ın yerine cevap verdi. "Recep Ali Öğretmen kafasını duvara vurdu. Neriman onun için ağlıyor" dedi. Ve bekliyorlar ki 'Neriman'ın annesi Recep Ali Öğretmen için kötü bir şeyler söylesin.' Güya anne ve babasını tahrik edecekler.

Annesi de bu durumu anlamış olacak ki, karşıdan o öğrencileri alaya alarak büyük bir ustalıkla şaka yollu soruyor. "Recep Ali Öğretmen kafasını duvara vurdu ise, Neriman'a ne, O niçin ağlıyor? Öğretmenin kafasına bir şey oldu mu? Neriman şimdi öğretmeninden sebep mi ağlıyor? Recep Ali Öğretmenin başına bir şey oldu mu? Güli" diyor. Ve bu hıçkıra hıçkıra ağlayan kızının sesini kesiyor. Yanı Neriman ağlamaktan vaz geçiyor. Tabi oynadıkları oyunu annesi yutmuyor. Her ya memlekete gittiğim zaman bu olayı anlatırlar ve defalarca dinleriz.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

ARACI KİM

Bektaşi her gittiği yerde; "Her şey Allah tan, her şey Allah tan" diye söylenir gezermiş. Bu Bektaşi yı o civarda tanımayan yokmuş. O 'her şey Allah tan' dedikçe herkeste alay edip gülermiş. Bir gün yine Bektaşi Her şey Allah tan diye diye giderken mahallenin gençlerinden biri arkadan Bektaşi ya yaklaşarak ensesine kuvvetli bir tokat vurmuş. Çok sinirlenen Bektaşi hışımla geri dönerek ensesine vuran gence vuracakmış, fakat gözü kesmeyince vuramamış, ters ters bakmış. Gençte "Hayrola baba erenler, hani her şey Allah tandı. Niye ters ters bakıyorsun?" diye sorunca. Bektaşi cevap vermiş "Tabii her şey Allah tan da, ben hangi deyyusu aracı etti, tanımak istedim" demiş.