SAYFALAR

28 Aralık 2025 Pazar

ANKARA ADININ KÖKENİ

Birileri gelip bir yerlere yerleşmişler, o bölgeyi şenlendirmişler ve kendilerine yurt tutmuşlar. Zamanla burası yerleşim yeri ve büyük şehirler olmuşlar.

Bilinen 3200 yıllık tarihinde Hatti ve Hitit uygarlıklarından izler taşıyan; Frikya, Likya ve Pers egemenliklerini; İskender'i, Trakya ve Selefki krallıklarını; Roma ve Selçuklu dönemlerini, Osmanlı'yı ve Timur 'u gören Başkent Ankara, bin yıllar boyunca çok değişik isimlerle anılmıştır.

Bunlardan birkaçı; Ankuwa, Ankira, Ankagra, Angori, Engüri, Angora isimleridir.

Sonuçta Frikya kralı Gordios'un oğlu ünlü Kral Midas'ın, denizden 960 metre yükseklikteki Ankara platosunda kocaman bir gemi çapası 'Ankor' bulup bu ismi verdiği efsanesi de vardır.

Ankara adı gerçekten bir gemi çapasında mı gelmiştir?

Ankara isminin tarihçesini Atatürk anlatıyor;

Yunanistan Başbakanı Venizelos'un Atatürk'ü resmen 'Nobel Barış Ödülü' ne aday gösterdiği yıllar.

Türkiye'yi ziyaret etmekte olan Yunanistan Başbakanı General J. Metaksas ve beraberindeki heyet, 17 Ekim 1937 Salı günü saat 17.00'de Atatürk tarafından Çankaya'da huzuruna kabul edilir.

Görevlilerin tuttuğu görüşme notlarını Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras bizzat kontrol eder ve imzalar.

Görüşmeler esnasında Atatürk Yunan Başbakanına;

- Ekselans, 'Ankara' adının nereden geldiğini bilir misiniz?' diye sorar. Aldığı olumsuz yanıt üzerine, getirilen 'Dünya Atlası'nın bir sayfasını açıp Asya'da Baykal Gölü yakınındaki 'Angara' kentini ve bu kente adını veren, Baykal gölünün fazla suyunu dışarı boşaltan Angara nehrini gösterir, "İşte buradan geliyor, Ekselans" der ve ekler:

- Orta Asya'daki Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin isimleri nasıl Adana çevresindeki nehirlere Seyhan ve Ceyhan olarak verilmişse, Ankara adı da çok eski tarihlerde Türklerce Orta Asya'dan getirilmiş isimdir.

Güvenilir kaynaklara göre Türkçe sayılan Baykal sözcüğü 'zengin göl' anlamındadır ve gölün ayağında 'Angara' nehri vardır.

Gölün kıyıları çok eskiden beri Türkler tarafından iskan edilmiş, gölün en büyük adası olan 'Orhon' Adası'nda Türkçe yazıtlar, göl kıyısındaki sahalarda ise Türklere ait birçok kalıntılar bulunmuştur.

Baykal Gölü'ne 'Ankara' ve 'Turka' ırmakları dökülür. Şanlı Türk Tarihinin Notu: Zaten bizim Ankaralılar da Ankara'ya Angara demiyor mu?

KAYNAK:
Atatürk'ün Milli Dış Politikası, Kültür Bakanlığı Atatürk Dizisi, Cilt: 2, Sayfa: 371-373.
Meydan Larousse, Cilt: 2, Sayfa: 220.
Ana Britannica, Cilt: 3, Sayfa: 474. Yıldız GÜLFİDAN



22 Aralık 2025 Pazartesi

KAHRAMAN TOPAL OSMAN

Enver Paşa'nın Topal Osman Ağa'ya gönderdiği mektup;
“Azizim Osman Ağa, vatanın şu çırpındığı zamanda harb-i umumi’de gösterilen fedakârlık ve yararlılığa devamla, yine kahramanlık göstermekte daim olduğunu duyarak pek sevindim.”

Sivil bir vatandaş olup 40 yıllık ömrüne sayısız kahramanlıklar katan Topal Osman ve Giresun 42 ve 47 Gönüllü Alaylarının dünyada eşi benzeri yoktur.

Mondros mütarekesi 30 ekim 1918'de imzalanmış, Osmanlı teslim olmuş, Ordusu terhis olmuş, silah cephanesine el konulmuş, silahlı çete kurulması yasaklanıp 7. Madde gereği işgal sebebi sayılmıştır.

İşte tam bu ortamda Rum Pontus çeteleri Devlet kurma hayali ile, savunmasız Türk köylerine saldırıp katliamlar yapmaya, Türklere zulmetmeye başlamıştır. Ordusu teslim olunca, Millet savunmasız kalmıştır. Can güvenliğine Rum saldırıları başlamıştır. İşte bu ortamda Giresun'un kahraman evladı Topal Osman etrafına topladığı birkaç kişilik çetesi ile silaha sarılıp, Türklere saldıran Rum çetelerine saldırmaya başlamıştır. Halbuki Mondros mütarekesine göre Osmanlı teslim ve ordusu terhis olmuştur. Silahlı çete, grup kurulamaz. Topal Osman ve çetesinin saldırısından rahatsız olan Rumlar, İngilizlere bu durumu şikayet ederler. İngilizler, Osmanlı hükümetine başvurarak, konunun incelenmesini, Rumların güvenliği ve bölgede asayişin sağlanmasını, asayişi bozanların yakalanmasını, yargılanmasını istemişlerdir.

Osmanlı hükümeti, İngilizlerin ve Rumların isteğini yerine getirmek, bölgede asayişi sağlamak için, Mustafa Kemal Paşayı bölgeye Ordu müfettişi olarak görevlendirmiştir. Resmi görev emirlerinin özeti budur.

Özetle; Topal Osman Ağa, Mustafa Kemal Paşa ve Heyetinin 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışının en büyük nedenidir. Resmi görev gereği budur.

Mustafa Kemal Paşa, Topal Osman Ağa ve Çetesini yakalamak için görevli olarak Samsuna gönderilmesine rağmen, O resmi görevin tam tersini yaparak, Şişlideki evinde 6 ay müddetle planladığı gibi;
-Havza Genelgesi,
-Amasya Tamimi ile,
Milli Mücadeleyi başlatarak, 29 Mayıs 1919'da Havza'da Topal Osman ile buluşmuş, Onu Milli mücadeleyi birlikte yürütmeye davet etmiş ve Zafere ulaşıncaya kadar Giresun da toplanan Gönüllü Alaylarla birlikte vatan için birlikte savaşmışlardır.

Kaynak: Çepniler sayfası Topal Osman Ağa'nın Hayatı ve Bibliyografyası



27 Kasım 2025 Perşembe

ATATÜRK'Ü TUTUKLAMAK


Emekli Hava Albayı Kemal İntepe, hatıralarında anlatıyor:
“1941 yılında İngiltere'ye uçuş eğitimi için gitmiştik. Londra'ya vardığımızda, yaşlı bir İngiliz hava binbaşısı, irtibat subayı olarak görevlendirilmişti. Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçe'yi bizlerden daha iyi konuşuyordu. Mr. Salter'i birkaç defa eşi ile birlikte çaya davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu. Emekli Binbaşı Salter bir akşam bana şunları anlattı:"

"1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Tabur Komutanı idim. 18 Mayıs 1919 günü İstanbul'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı'ndan şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgrafta, ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrıldığını, eğer Samsun'a inecek olursa derhal tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi' istenmekteydi.

Gerekli emirleri verdikten sonra Samsun'a indim. Şehir her zamankinden daha kalabalıktı. Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı görünüyordu. Siyah çizmeli, külot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin çokluğu dikkatimi çekti. Sonradan bunların Türk subayları olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir'i işgal etmişler, Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyordu. Bütün gece hiç uyuyamadım.

19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Askerlerimle çevreyi kordon altına aldım. Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalık heyecanlıydı. Bir de baktım ki, her askerimin arkasında siyah çizmeli, kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsi muhakkak silahlıydı. Vapur iyice göründü. Görevimi iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Mustafa Kemal Paşa'yı orada tutuklayacaktım. Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak, tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. Güvertede beni selamlayan iki tayfaya: ‘Vapurdaki generali görmek istiyorum' dedim. Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi salona aldı. Herkes ayakta idi.

Ortada, mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince, birden ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!' Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Rum tercümanım da şaşırdı, bir an durakladı. Ben kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti. Mustafa Kemal Paşa'nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktık.

Sanıyorum, bakışlarından etkilenip bir anda teslim olma kararı vermiştim. Gözlerinin, inanılmaz bir etkileyici gücü vardı. Öteki sandallar da vapura ulaşmışlar, çevreyi doldurmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa, gemiye çıkan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra, vapurdan benim motorumla ayrıldık. İskeleye vardığımızda muavinime, taburu safta toplayıp silah çattırmasını ve hepsinin Türk makamlarına teslim olmasını emrettim. Biraz durakladı, sonra asker selamı verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı. Bu yüzden, İngiltere'ye dönünce askeri mahkemede yargılandım. ‘Bir İngiliz subayı, nasıl olur da bir Türk generalin emrine girer? Bu vatan hainliğidir!' diyorlardı."

Mr. Salter, olayın devamını ve İngiliz Askeri Mahkemede ki savunmasını şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara'ya gönderdi. Taburumun tutuklu erlerinin de, Çorum, Çankırı ve Kastamonu'da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim.

Türklerin Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar Ankara'da, Hacıbayram Camii'nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde kaldım. Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bu evde oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta'daki Türk esirlerle değiştirildik. İngiltere'ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet suçundan divanı harbe verildim. Hakkımda ağır hapis isteniyordu! Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım. Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi. Savcı, teslimiyetimin vatana ihanetle eşdeğerde bir suç olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu.

Yüksek Askeri Mahkeme'nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:

"Sayın hâkimler. Başbakanımız Lloyd George, Avam Kamarası'nda şöyle bir soruya muhatap olmuştur: ‘Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkarttık. Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir'de denize döküldüler. Ayrıca Anadolu'daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç. Bu akılsızca bir gaf, korkunç bir hata, büyük bir felaket değil midir?'

Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd George şu cevabı vermiştir: ‘Yüzyıllar bir veya iki dâhi yetiştirir. 20'nci yüzyılın dâhisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye'den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?' Görüyorsunuz sayın hâkimler. Karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği 20'nci yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir."

“Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum. Ailemle birlikte Türkiye'ye gidip Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret ettim. Paşa beni muhteşem nezaketiyle karşıladı. Tekrar görevli olarak İngiltere'ye çağırılmasaydım, Türkiye'de kalacaktım. İngiltere'ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne aldılar ve İstihbarat Başkanlığı'nda önemli bir görev verdiler. Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan grupta görev yapıyorum.”

Emekli Hava Albayı Kemal İntepe anılarında Binbaşı Salter için “İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk hayranıydı” diyor.