SAYFALAR

19 Mart 2026 Perşembe

TASTİKÇİ-TROL

Toplum içinde başarılı olmanın sadece yetenek ve emek le ilgili olduğu düşünülür. Halbuki pratikte çoğu zaman bunun aksi görülür. Hangi meslek dalında olursa olsun, bir insanın görünür olabilmesi, kabul görmesi ve hatta kalıcı olabilmesi için çoğu zaman onu onaylayan, destekleyen ve meşrulaştıran kişilere ihtiyacı vardır. Eskiden bu kişilere 'Tastikçi' diyorlardı, günümüzde farklı bir isim veriliyor: ‘Trol’

Tastikçi veya Trol, yalnızca bir fikri destekleyen kişiler değildirler; aynı zamanda algıyı yöneten, gerçeği eğip bükebilen ve çoğu zaman olmayanı olmuş gibi gösterebilen bir mekanizmanın parçasıdır. Öyle ki, bir insan ne kadar başarılı olursa olsun, eğer onu doğrulayan bir çevresi yoksa, yaptığı işler çoğu zaman görünmez kalır. Buna karşılık, ortada kayda değer bir başarı olmasa bile, güçlü tastikçiler veya troller sayesinde kişiler olduğundan çok daha büyük, etkili ve başarılı olarak algılanırlar.

Bu durumu daha iyi anlayabilmek için ‘Yalancı Ahmet Ağa’ hikâyesi dikkat çekici bir örnektir. Ahmet Ağa, sürekli abartılı ve gerçek dışı hikayeler anlatan birisidir. Ancak onu asıl ünlü yapan, anlattıklarının doğruluğu değil, yanında taşıdığı ve kimsenin bilmediği tastikçisi veya trol udur. 

Kahvede toplanan insanların önünde ne kadar akıl dışı bir hikaye anlatırsa anlatsın, itiraz edenlere karşı Tastikçi veya Trol hemen devreye girer ve mantık dışı açıklamalarla dinleyenleri ikna eder. Tastikçi ve Troller çok zeki ve akıllı insanlardır.

Yalancı Ahmet Ağa kahvede oturmuş kalabalık bir topluluğa anlatıyor;

“Geçenlerde ava gittim. 600 metre uzakta otlayan geyiğe elimde ki mavzerle bir el ateş ettim. Geyik yere düştü. Yanına gittim baktım ki, geyik sağ arka ayağının tırnağı ile sağ kulağından vurulmuş.”

Haydaaa. Herkes itiraz ediyor tabi; “Ama nasıl olur? Tek kurşun atıyorsun, hem arka bacağının tırnağından, hem de kulağından nasıl vuruyor sun geyiği?” diye.

Yalanı söyleyen Ahmet ağa daha hiç söze karışmıyor. Tastikçisi Süleyman da orada yanda diğer insanlar gibi dinliyor ya, hemen devreye giriyor ve açıklık getiriyor;

“Beyler siz inanmıyorsunuz ama, geyik sağ arka bacağını kaldırmış kulağını kaşıtırken, Ahmet ağa da tam o anda tüfeği ateşler ve geyik sağ arka ayak tırnağı ile sağ kulağından vurulur.” Der. Mantık sınırlarını zorlayan bu açıklama, gerçekliği değil, ikna ediciliği esas alır ve herkesi inandırır. Bir de Yalancı Ahmet Ağaya saygı duyarlar.

Buyurun… şimdi siz inanmayın hadi ! Ne kadar mantıklı bir tasdik değil mi?

Eskiden ‘TASTİKÇİ’ dediğimiz, ‘TROL’ ların yaptığı iş çok önemlidir. Bedava da olmaz, hem de öyle az paraya da olmaz.

Başlamışken Yalancı Ahmet Ağanın bir yalanını ve tastikçisini daha anlatayım;

Eskiden Karadeniz de ormanda yüksek ve çok büyük gürgen ağaçlarının üstüne halat atar çıkarlar ‘PETEK’ dedikleri kara kovan kurarlardı. Her şeyi doğal bal yapardı arılar içinde.

Yine kahvede millet dinlerken Ahmet ağa başlıyor anlatmağa; “Halat attım, gürgen ağcının üzerine çıktım. Ağacın tepesinde küçükken bir dalı kırılmış ve bir ara yeri çürümüş, çukur oluşmuş. Yağan yağmur suları bu çukura yığılmış ve orada göl olmuş. Bir baktım, bu gölün içinde koskoca bir balık, o yana bu yana yüzüyor. Balığı yakaladım ve öğle yemeği olarak yedik."

Yine herkes itiraz etmiş tabi “Hadi su göl oldu, ağacın tepesine balık nasıl çıkıp göle girdi? Sen yalan söylüyorsun” Demişler. Hemen Tastikçi Süleymen, şimdiki Trol yine devreye girmiş;

“Beyler yanılıyorsunuz, kuş derede bir balık yakalar. Götürürken, o gürgen ağacının üstünden geçer ve tam o su birikintisinin üzerine gelince, balık ağzından kayar, yere düşerken o küçük göle denk gelir. Orada kalır, büyür ve sonra da Ahmet Ağa rastlar ve balığı yakalar.” Der. Nerde ise şimdi benim bile inanasım geliyor. 

İster inanın ister inanmayın, benim hiç tastikçim olmadı. Onun için bir baltaya sap olamadık.

Bu hikayeler, aslında günümüz dünyasının da bir yansımasıdır. Özellikle dijital çağda, sosyal medya ve iletişim araçları sayesinde tastikçilik yanı trolluk kurumsallaşmış, sistematik bir hal almıştır. Artık bireyler ya da gruplar, gerçeğe zıt olarak, oluşturdukları destek ağı sayesinde kitleleri etkileyebilmekte, algıyı yönlendirebilmekte ve hatta gerçeğin önüne geçebilmektedirler.

Burada asıl sorgulanması gereken nokta şudur: Başarı gerçekten neye dayanır? Gerçek emeğe mi, yoksa onu görünür kılan ve doğrulayan bir çevreye mi? Eğer ikinci seçenek daha belirleyici hale gelmişse, bu durum toplumun değer yargıları açısından ciddi bir soruna işaret eder.

Sonuç olarak, 'TASTİKÇİ-TROL' olgusu yalnızca bir halk hikayesi unsuru değil, aynı zamanda modern toplumun işleyişine dair önemli bir göstergedir. Gerçeğin değil, onu destekleyen seslerin öne çıktığı bir düzende, hakikatin kendisi, giderek daha fazla gölgede kalır. Bu nedenle bireylerin yalnızca anlatılanlara değil, anlatılanların nasıl ve kimler tarafından desteklendiğine de dikkat etmesi gerekir. Saygılarımla...


14 Mart 2026 Cumartesi

BİR PETROL ŞEHİDİ DAHA

Raif Karadağ
1920 yılında Yunanistan sınırları içinde kalan Yanya’da doğan Raif Karadağ’ın ailesi, nüfus mübadelesinin ardından birçok Yanyalı Türk gibi oradan göç ederek İstanbul, Pendik’e gelerek yerleşmiştir. İlkokul eğitimini burada alan Karadağ, ortaokul ve liseyi ise Kadıköy’de okumuştur.

Küçüklüğünden beri okuma yazma ya olan merakı, onu gazetecilik mesleğine sevk etmiştir. Yeni Büyük Doğu, Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde çalışan Karadağ’ın, birçok dergide de yazıları yayımlanmıştır. Gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılarının derlenmesi usulüyle meydana getirilmiş, pek çok da kitabı bulunmaktadır.

Raif Karadağ’ın en çok ses getiren ve tartışmalar yaratan kitabı ise şüphesiz ki 'Petrol Fırtınası' kitabı olmuştur.

Gazeteci Karadağ’ın onlarca yıl araştırmalarına konu ettiği Türkiye’nin petrol meselesi, bu kitapta toplanmış ve onun 1973 yılındaki şüpheli ölümünde de başrolü oynamıştır. 

1964 yılında dönemin Sanayi Bakanı tarafından Ankara’ya çağrılarak görevlendirilen Karadağ, yıllarca araştırmalarda bulunmuştur. Babasının vefatından 42 yıl sonra bir röportaj veren Raif Karadağ’ın oğlu Murat Karadağ; babasının araştırmalarından sonra kendisine "Yabancılar tarafından birçok petrol kuyusu açıldığını, hepsinde petrol bulunduğunu, bu kuyuların yine kendileri tarafından kapatıldığını, ilerleyen yıllarda tekrar açılacağını" ifade ettiğini söylemiştir.

Raif Karadağ’ın vefatı ise; yine devlet tarafından görevlendirilmesi üzerine Diyarbakır-Musul hattına gidip beş yıl boyunca gerçekleştirdiği petrol araştırmalarından sonra olmuştur.

Araştırmalarının sonuçlarını rapor haline getiren Karadağ, 1973 yılının Aralık ayında Ankara’ya gelmiştir. Yine oğlu Murat'ın ifadelerine göre; 10 Aralık Pazar günü Süleyman Demirel ile, 13 Aralık Perşembe günü Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile randevuları olan Karadağ, 12 Aralık Çarşamba günü Ulus’ta Cihan Palas Otelinde ki odasında ölü bulunmuştur. Yatağının başucunda bir kalp ilacı bulunan Karadağ’ın ölümüne ilişkin şüpheleri artıran detay ise Raif Karadağ’ın kalp rahatsızlığı veya farklı bir hastalığa sahip olmadığı ve böyle bir ilacı daha önce hiç kullanmadığı oğlu Murat Karadağ tarafından beyan edilmiştir.

Ankara'nın 'milli görev' diyerek Musul'a gönderdiği Raif Karadağ, 5 yıl sonra geri döndü. Biriktirdiği belgeleri Cumhurbaşkanı'na sunacağı gün öldürüldü. Bir gün önce "Burada ne Irak kalacak ne de başka bir ülke. Hepsini tarihten silecekler" demişti.

Cumhurbaşkanı'na Türkiye'nin Musul'daki haklarına ilişkin rapor sunacağı gün 12 Aralık 1973'te otel odasında ölü bulunan araştırmacı gazeteci Raif Karadağ, meğer devlet tarafından 'Milli bir görevle, petrol ve Musul konusunu araştırmakla' görevlendirilmiş. Karadağ'ın rahat çalışması için 'Büyükelçi müşavirliği' statüsüne alınmış.

İyi derecede Osmanlıca-İngilizce bilgisi ile Türk ve İngiliz arşivlerinde Türkiye lehine bulduğu belgelerin ardından Diyarbakır-Musul hattında 'Petrol araştırmaları' yapmış. Amerikan ve İngiliz şirketlerinin açtığı kuyularda ve Sultan Abdülhamit'in hazırlattığı raporları inceledikten sonra 'Türkiye'nin kendisine 100 yıl yetecek petrolü olduğunu' raporlarla doğrulayan Karadağ, 50 yıl önce adeta bugünün de resmini çizmiş: "Bu petrolü bize vermezler. Bölgede ne Irak kalacak, ne de başka bir ülke." demiş.

Karadağ’ın Bizim Anadolu gazetesinden yakın arkadaşı ve meslektaşı Necdet Sevinç, Raif Karadağ'ın Rus casuslar tarafından zehirlenerek öldürüldüğü iddiasını ortaya atmış ve buna ilişkin yazılar kaleme almıştır. Diğer gazeteciler tarafından farklı iddialar ise Raif Karadağ’ın Musul’daki araştırmaları nedeniyle İngilizler tarafından öldürüldüğü iddia edilmiştir. Şüpheli ölüm için otopsi bile yapılmadan tahkikat kapatılmış ve olay aydınlanmamıştır.

Raif Karadağ, doğal kaynak çıkarma kavgasının mesela İran'da Musaddık'a darbeyle sonuçlandığını anlatmıştır. Günümüzdeyse sömürgecilik işgalle değil, dev şirketler yoluyla gerçekleşiyor. Ülkemizde de son olarak Necdet Pamir, doğalgaz arama ve çıkarma işinin dev Schlumberger firmasından hizmet alarak yapıldığını açıkladı. Aktörler değişse de bu topraklarda hikaye hep aynı ve değişmiyor.



9 Mart 2026 Pazartesi

AYDAKİLERE MESAJ

1959 yılında Sovyetler Birliği tarafından gerçekleştirilen Luna 2 uzay aracı ile insansız olarak Ay yüzeyine ulaşılmış, ancak insanlı ay yolculukları, ilk defa 20. yüzyılda 1969–1972 yılları arasında Apollo Projesi kapsamında Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı NASA tarafından gerçekleştirilmiştir.

1968'de Apollo 8 ve Mayıs 1969'da Apollo 10 görevleri kapsamında Ay yörüngesine mürettebatlı yolculuklar yapmış, 20 Temmuz 1969'da da Apollo 11 göreviyle insanları Ay yüzeyine ulaştırmayı başarmıştır.

Apollo 11 mürettebatından Neil Armstrong Ay'a ayak basan ilk insan, Buzz Aldrin de ikinci insan olmuştur. Devam eden yıllarda ABD, Ay'a beş insanlı bir uzay aracı daha göndermiştir ve toplam 12 astronot Ay yüzeyinde yürümüştür.

19 Aralık 1972'de çalışmalarını tamamlayan Apollo 17, Ay'a giden son insanlı uzay aracı, astronot Eugene Cernan da Ay'a ayak basan son insan olmuştur. Sonraki yıllarda insanlık bir daha Ay'a gitmemiştir.

1969'da Ay'a ilk defa giden Astronotlar Neil Armstrong ve Buzz Aldrin oldu; Michael Collins adlı astronot ise komuta modülünde kalarak Ay yörüngesinde görev yaptı. Bu astronotlara aya hareket etmeden önce Nevada çöllerinde ortamı ay yüzeyine çok benzeyen Tuba City de, ay koşullarında nasıl hareket edeceklerine dair bir yıl kadar antrenman yaptırdılar. Bu hazırlıklar esnasında yaşlı bir Kızılderili bunların çalışmalarına şahit oldu ve Neil Armstrong'a yaklaşarak sordu;

"Siz burada ne yapıyorsunuz?" 
Armstrong;
"Ay'a gideceğiz. Onun için burada hazırlık çalışması yapıyoruz." 

Kızılderili birden ciddileşir, biraz sonra kendini toparlar ve tekrar;

"Ay'da bizim kutsal ruhlarımız vardır. Size bir mesaj versem onlara iletir misiniz?"

Armstrong;
"Tabii ki memnuniyetle." der.

Kızılderili;
"Ama kimseye söylemeyeceksiniz.." der.

Armstrong; "Tamam.." der.

Kızılderili kendi dilinde mesajını bir kağıta yazar ve astronota verir.

Astronotlar üsse döndüklerinde dayanamazlar, mesajı çok merak ederler ve bu dili anlayan başka bir Kızılderili bularak mesajı tercüme ettirirler.

Mesaj nasıldır, tahmin edebiliyor musunuz?

"Bu gelenlerin söylediklerine sakın inanmayın. Topraklarınızı ve evlerinizi zorla ellerinizden almağa geliyorlar."

Kızılderili yanılmamış bence !


22 Şubat 2026 Pazar

KARŞILIKLI GÜVEN

27 Aralık 1939'da Erzincan'da 7,9 büyüklüğünde bir deprem olur. Cumhuriyet tarihinin en acı doğal afetlerinden biri de bu Erzincan depremidir. Bu depremde 40 bin'e yakın insan hayatını kaybetmiş, şehir tamamen yıkılmıştır. Bir tek Almanların yaptığı istasyon binası ile tek katlı olarak yaptırılan hapishane binası sağlam kalmıştır.

Bu sağlam kalan hapishanedeki mahkumlar;

Adam öldürme,

Adam yaralama,

Gasp, eşkiyalık, hırsızlık, kaçakçılık gibi suçları olan mahkumlardı.

Bu Depremde yaşanan bir olay şöyle vuku bulmuştur;

Depremde, Doğu Anadolu'nun kış şartlarında halk yaralı veya ölü olarak toprak altında kalmıştır.

Şehrin çevre illerle irtibatı kesilmiş, şehir halkı nerede ise topyekun ölüme mahküm olmuştur.

Dönemin Erzincan Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal Bey, Eski Başbakanlarımızdan Mesut Yılmaz'ın öz amcasıdır ve mahkumları toplar, onlara şöyle seslenir:

“Sizi şimdi kurtarma çalışmalarında görev almak üzere serbest bırakacağım. Aranızda civar köylerden olanlar varsa iki günlüğüne köylerine gidip, ailelerini görebilirler. Ancak bir koşulum var; hiçbiriniz kaçmayacaksınız. Canla başla çalışacaksınız. İşiniz bitince geri cezaevine döneceksiniz”

Mahkumlar her sabah hapishaneden çıkıp şehre dağılırlar. Akşama kadar, bazen sabahlara kadar yaralı ve ya ölüleri toprak altından çıkarmak için canla başla uğraşırlar. Yorgunluktan yığılıp kalana kadar çalışıp, dinlenmek için hapishaneye dönerler.

Deprem bölgesini incelemek üzere özel bir trenle Erzincan'a hareket eden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de mahkumların bu özverili çalışmalarına şöyle tanık olur;

Erzincan yakınlarında tren istasyonu üzerindeki bir köyde, bir mahkum İnönü’yü getiren trene binmek ister. Muhafızlar ile mahkum arasında tartışma ve itiş kakış olur.

Çıkan kargaşa sebebiyle İnönü olay yerine gelir ve olaya yakınen şahit olur.

Mahkum o an için tanımadığı İnönü’ye yaklaşarak; "Efendim, ben Savcı Bey’e kaçmama sözü verdim. Erzincan’a dönüp, kurtarma çalışmalarına katılmak istiyorum. Beni de trene alın” der.

İnönü olaydan çok etkilenir ve mahkumu trene alır.

Erzincan hapishanesinin mahkûmları bu depremde binlerce insanı kurtarmışlar.

Bu kurtarma faaliyetleri sonunda Savcı hapishanede yaptığı sayımda hiçbir firara rastlamaz. Bütün mahkumlar gelip teslim olmuşlardır.

Erzincan Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal Bey Cumhurbaşkanı İnönü’ye, Meclis başkanına ve devrin Başbakanına durumu bir telgrafla bildirerek bu mahkumlar için af çıkarılmasını teklif eder.

Gerçekten de 26 Nisan 1940’ta bu mahkumlar için özel af kanunu Resmi Gazete ‘de yayımlanır ve yürürlüğe girer. Böylece Erzincan hapishanesin de ki mevcut 241 mahkûm af edilir salıverilirler.

Olağan üstü durumlarda her zaman mahkumlardan ve kanun kaçaklarından bile faydalanılmıştır. Vatan tehlikeye düştüğü zaman; mesela Osmanlı döneminde Yakup Cemil Sinop Hapishanesinde ki ağır suçluları çıkararak, bu mahkumlardan bir ordu kurmuş, Batum'u kurtarmak için savaşmıştır. 

Kurtuluş savaşı yıllarında Topal Osman Giresun ve Trabzon Hapishanelerinde bulunan mahkumlarla ordu kurmuş ve vatanın kurtulması için savaşmışlardır. Tarihimizde böyle bir çok örnekler mevcuttur.

Türklerde olağan üstü hallerde Mahkumlarını bile seferber edebilen, verdikleri sözlere inanan, birbirlerine derin saygı duyan, onlara ağır sorumluluklar verebilen bir devlet yapısı ve devlet vatandaş karşılıklı güven anlayışı vardır. Bu anlayış hiç yok olmaz.


13 Ocak 2026 Salı

SATI KADIN

 

BU KADIN KİM DESEM KİMSE TANIMAZ,

SATI KADIN DESEM HERKES TANIR 

PEKİ SATI KADIN KİM?
Satı Kadın Atatürk'e soruyor;
''BİR SOĞUK AYRAN İÇER MİSİNİZ ?''
Ankara'da yakıcı bir yaz günü idi. Atatürk beraberinde arkadaşları
ve yaverleri olduğu halde Kızılcahamam'a giderken Kazan
Köyü yakınlarında durmuş ve otomobilinden inmişti. Köyün kadını, genci, yaşlısı, ihtiyarı köylerin içinden geçen, köşede duran bu
yabancı konukları görünce hep beraber koşuştular. Kimi su getirdi,
kimi ayran, bunlardan biri, güğümünden aktardığı soğuk ayranı
Ata'ya uzattı:
"Bir soğuk ayran içer misiniz?" dedi.
Bu çorak iklimin kavurduğu yüzünde bronzlaşmış Türk kadının en bariz ifadelerini taşıyan, bir Türk anası idi. Böğrüne sıkıştırdığı
kundağı biraz daha bastırdıktan sonra, sağ elindeki ayran bardağını uzattı, bekledi. Ata'sı, ayranı kana kana içmiş ve bir an durakladıktan sonra ona;
"Senin kocan kim?" diye sormuştu.
Köylü kadını, yüzü tunçlaşmış, elleri nasırlı bir Türk anası idi;
Ankara'nın kendine has şivesi ile kocasının Sakarya harbinde boğazından yaralanmış bir cengaver olduğunu söyledi. Ata bir soru daha
sordu :
"Ne zaman doğdun?"
"1919'da Atatürk Samsun'a çıktığı zaman doğdum."
Ata, bir an düşündü. Yıl 1934 idi. Kadının bu ifadesine göre 15
yaşında olması lazım gelirdi. Halbuki karşısındaki kadın 25 yaşlarında görünüyordu; tekrar sordu:
"Nasıl olur?"
Evet, nasıl olurdu. Bu Satı kadın hiç tereddütsüz, o her zamanki
nüktedan haliyle ve memleketin işgal altında geçirdiği acı yılları ima ederek:
"Evet Paşam, ondan evvel yaşamıyordum ki!"
Bu espiri Ata'yı bir hayli düşündürdü.
Ayrılırken yaverine
kadının ismini ve adresini not ettirdi. Daha sonra biz, Satı kadını
Büyük Millet Meclisi'ne halkın meclisine giren ilk kadın milletvekili olarak görmekteyiz...
Alıntı.

9 Ocak 2026 Cuma

SENİN YAPTIĞINI ÇORUMLU YAPMAZ

Çorum Türkiye’de Orta Karadeniz bölümünde yer alan bir ilimizdir. Yıllardan beri ‘Senin yaptığını Çorumlu yapmaz’ lafıyla anılan Çorumluların bu kadar adından bahsettirdiği bu laf neye dayanır veya nereden gelmiş, biliyor musunuz? İşte Çorumluların adını çıkaran o hikaye;

Bu söz çok eskiye, Anadolu'da hayvan vergisi toplayan memurların şahit oldukları bir olaya dayanır. Önceleri vatandaşın beslediği hayvanlardan devlet vergi toplardı. Vatandaşlarda vergi vermek istemez, besledikleri hayvanları vergi memurlarına söylemez, hatta tahsildarlara yakalanmamak için hayvanları kaçırır müsait bir yerlerde saklarlardı. Hatta sade hayvanlar değil insanlardan da ‘VARLIK VERGİSİ’ dedikleri bir vergi alırlardı. Parası olmayıp bu vergileri ödeyemeyenleri zorla götürür yol yapımında veya bazı kamuya ait işlerde çalıştırırlardı.

İşte bu zamanlarda vergi memurları Çorum'un bir köyüne giderler. Köylülerden hayvan vergisi toplamak isterler. Ancak köylüler vergi ödemek istemez ve köylünün biri, başka yer bulamadığından koyunu yatağa yatırır ve üstünü yorgan ile kapatır. Vergi memurları eve girerler ve etrafı ararlar. Hiç hayvan bulamayınca yatakta yorganın altında ki şişkinlik dikkatlerini çeker, yatakta ki şeyin ne olduğunu sorarlar. Köylü de "Babam" der. Vergi memurları inanmazlar ve yorganı kaldırırlar. Yatakta yatırılarak saklanan koyunu görürler fakat Köylü ille de "Babam" diye ısrar eder. Ancak memurları kandıramaz ve koyunun vergisini ödemek zorunda kalır.

Bu olaydan sonra aynı vergi memurları yine hayvan vergilerini toplamak için Kayseri'ye giderler. Kayseri'de de bir eve girerler ve yine benzer bir durumla karşılaşırlar. Bu sefer köylü koyun değilde bir eşeği yatağa yatırmış ve üstünü kapatmıştır. Vergi memurlarına köylü hiç hayvanı olmadığını söyler fakat vergi memurları yatkta ne olduğunu sorarlar. Bu Kayserili köylü de "Babam rahatsızdır, yatıyor" der. Vergi memurları yine inanmazlar ve yorganı kaldırırlar. Yatakta bir eşek vardır. Köylü "Babam" diye ısrar eder, ancak memurlar yine vergisini ödetirler ve işte bu olaydan sonra Çorumlu’nun koyunu yatağa yatırdığı vergi memurlarının aklına gelir ve "Senin yaptığını Çorumlu yapmaz. O koyuna 'Babam' demişti; sen eşeğe 'Babam' diyorsun" der. Bu söz, zamanla "Senin yaptığını Çorumlu bile yapmaz" şeklinde kalmış ve yaygınlaşmıştır.

Bu söz genellikle tüm Türkiye’de birisinin yaptığı yanlışı vurgulamak için kullanılır. Aslında Çorum leblebisiyle meşhur, ülkemizin güzide şehirlerinden birisidir.

Hititlere 450 yıl başkentlik yapmış Çorum'un Boğazkale ilçesindeki Hattuşa antik kenti. UNESCO "Dünya Kültür Mirası" ve "Dünya Belleği" listelerindeki tek antik şehir unvanıyla Türkiye'nin göz bebeği turizm mekanları arasında yer almıştır. Güneyi bozkır, kuzeyi orman. Bir yanı Kızılırmak, bir yanı Yeşilırmak; çeltik tarlaları ve taş köprüler. Hattuşa ve Alacahöyük’te aslanlı kapılardan giren, Osmancık ilçesinde Hititlerden, görkemli Kandiber Kalesi’nden ovayı gözetim altında tutan Osmanlılara uzanan bir tarih. Doğası, kültür rotaları, yemekleri, el sanatlarıyla, “Yaşanabilirliği ve refah düzeyi sürekli artan, üretim süreçlerinde ve sanayide modernleşmeyi sağlamış, ulaşım ağında etkin bir konuma sahip, uluslararası rekabet edebilirliği yüksek bir şehirdir. “Çorumluların kendilerine has kelimeleri, şivesi oldukça sempatiktir. Bir de bazı cümlelerin hikayesi vardır.

Diğer bir cümle daha var; 

“ÇORUMLUNUN YAPTIĞINI HERKES YAPAMAZ"

Bu sözün de hikmeti ve hikâyesi şudur. ‘Osmanlı döneminde Kafkasya da soykırımdan kaçan 1.5 milyon Çerkez in bir bölümü Çorum sancağına yerleştirilir. Çorum eşrafı kente gelen Çerkeslere ev yapar, ahırına hayvan koyar ve tohum verir. Bunu duyan Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, Çerkesler için yaptıklarına karşılık olarak Çorum halkına para gönderir. Ancak Çorumlular “onlar kardeşimiz, kardeşe ev açmanın masrafı mı olur?” diyerek parayı hazineye iade ederler. Çorumluların davranışından etkilenen Padişah Abdülaziz, dönemin gazetesinde Çorumlular için teşekkür name yayınlatır ve ÇORUMLU NUN YAPTIĞINI HERKES YAPAMAZ” der.



28 Aralık 2025 Pazar

ANKARA ADININ KÖKENİ

Birileri gelip bir yerlere yerleşmişler, o bölgeyi şenlendirmişler ve kendilerine yurt tutmuşlar. Zamanla burası yerleşim yeri ve büyük şehirler olmuşlar.

Bilinen 3200 yıllık tarihinde Hatti ve Hitit uygarlıklarından izler taşıyan; Frikya, Likya ve Pers egemenliklerini; İskender'i, Trakya ve Selefki krallıklarını; Roma ve Selçuklu dönemlerini, Osmanlı'yı ve Timur 'u gören Başkent Ankara, bin yıllar boyunca çok değişik isimlerle anılmıştır.

Bunlardan birkaçı; Ankuwa, Ankira, Ankagra, Angori, Engüri, Angora isimleridir.

Sonuçta Frikya kralı Gordios'un oğlu ünlü Kral Midas'ın, denizden 960 metre yükseklikteki Ankara platosunda kocaman bir gemi çapası 'Ankor' bulup bu ismi verdiği efsanesi de vardır.

Ankara adı gerçekten bir gemi çapasında mı gelmiştir?

Ankara isminin tarihçesini Atatürk anlatıyor;

Yunanistan Başbakanı Venizelos'un Atatürk'ü resmen 'Nobel Barış Ödülü' ne aday gösterdiği yıllar.

Türkiye'yi ziyaret etmekte olan Yunanistan Başbakanı General J. Metaksas ve beraberindeki heyet, 17 Ekim 1937 Salı günü saat 17.00'de Atatürk tarafından Çankaya'da huzuruna kabul edilir.

Görevlilerin tuttuğu görüşme notlarını Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras bizzat kontrol eder ve imzalar.

Görüşmeler esnasında Atatürk Yunan Başbakanına;

- Ekselans, 'Ankara' adının nereden geldiğini bilir misiniz?' diye sorar. Aldığı olumsuz yanıt üzerine, getirilen 'Dünya Atlası'nın bir sayfasını açıp Asya'da Baykal Gölü yakınındaki 'Angara' kentini ve bu kente adını veren, Baykal gölünün fazla suyunu dışarı boşaltan Angara nehrini gösterir, "İşte buradan geliyor, Ekselans" der ve ekler:

- Orta Asya'daki Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin isimleri nasıl Adana çevresindeki nehirlere Seyhan ve Ceyhan olarak verilmişse, Ankara adı da çok eski tarihlerde Türklerce Orta Asya'dan getirilmiş isimdir.

Güvenilir kaynaklara göre Türkçe sayılan Baykal sözcüğü 'zengin göl' anlamındadır ve gölün ayağında 'Angara' nehri vardır.

Gölün kıyıları çok eskiden beri Türkler tarafından iskan edilmiş, gölün en büyük adası olan 'Orhon' Adası'nda Türkçe yazıtlar, göl kıyısındaki sahalarda ise Türklere ait birçok kalıntılar bulunmuştur.

Baykal Gölü'ne 'Ankara' ve 'Turka' ırmakları dökülür. Şanlı Türk Tarihinin Notu: Zaten bizim Ankaralılar da Ankara'ya Angara demiyor mu?

KAYNAK:
Atatürk'ün Milli Dış Politikası, Kültür Bakanlığı Atatürk Dizisi, Cilt: 2, Sayfa: 371-373.
Meydan Larousse, Cilt: 2, Sayfa: 220.
Ana Britannica, Cilt: 3, Sayfa: 474. Yıldız GÜLFİDAN



22 Aralık 2025 Pazartesi

KAHRAMAN TOPAL OSMAN

Enver Paşa'nın Topal Osman Ağa'ya gönderdiği mektup;
“Azizim Osman Ağa, vatanın şu çırpındığı zamanda harb-i umumi’de gösterilen fedakârlık ve yararlılığa devamla, yine kahramanlık göstermekte daim olduğunu duyarak pek sevindim.”

Sivil bir vatandaş olup 40 yıllık ömrüne sayısız kahramanlıklar katan Topal Osman ve Giresun 42 ve 47 Gönüllü Alaylarının dünyada eşi benzeri yoktur.

Mondros mütarekesi 30 ekim 1918'de imzalanmış, Osmanlı teslim olmuş, Ordusu terhis olmuş, silah cephanesine el konulmuş, silahlı çete kurulması yasaklanıp 7. Madde gereği işgal sebebi sayılmıştır.

İşte tam bu ortamda Rum Pontus çeteleri Devlet kurma hayali ile, savunmasız Türk köylerine saldırıp katliamlar yapmaya, Türklere zulmetmeye başlamıştır. Ordusu teslim olunca, Millet savunmasız kalmıştır. Can güvenliğine Rum saldırıları başlamıştır. İşte bu ortamda Giresun'un kahraman evladı Topal Osman etrafına topladığı birkaç kişilik çetesi ile silaha sarılıp, Türklere saldıran Rum çetelerine saldırmaya başlamıştır. Halbuki Mondros mütarekesine göre Osmanlı teslim ve ordusu terhis olmuştur. Silahlı çete, grup kurulamaz. Topal Osman ve çetesinin saldırısından rahatsız olan Rumlar, İngilizlere bu durumu şikayet ederler. İngilizler, Osmanlı hükümetine başvurarak, konunun incelenmesini, Rumların güvenliği ve bölgede asayişin sağlanmasını, asayişi bozanların yakalanmasını, yargılanmasını istemişlerdir.

Osmanlı hükümeti, İngilizlerin ve Rumların isteğini yerine getirmek, bölgede asayişi sağlamak için, Mustafa Kemal Paşayı bölgeye Ordu müfettişi olarak görevlendirmiştir. Resmi görev emirlerinin özeti budur.

Özetle; Topal Osman Ağa, Mustafa Kemal Paşa ve Heyetinin 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışının en büyük nedenidir. Resmi görev gereği budur.

Mustafa Kemal Paşa, Topal Osman Ağa ve Çetesini yakalamak için görevli olarak Samsuna gönderilmesine rağmen, O resmi görevin tam tersini yaparak, Şişlideki evinde 6 ay müddetle planladığı gibi;
-Havza Genelgesi,
-Amasya Tamimi ile,
Milli Mücadeleyi başlatarak, 29 Mayıs 1919'da Havza'da Topal Osman ile buluşmuş, Onu Milli mücadeleyi birlikte yürütmeye davet etmiş ve Zafere ulaşıncaya kadar Giresun da toplanan Gönüllü Alaylarla birlikte vatan için birlikte savaşmışlardır.

Kaynak: Çepniler sayfası Topal Osman Ağa'nın Hayatı ve Bibliyografyası



27 Kasım 2025 Perşembe

ATATÜRK'Ü TUTUKLAMAK


Emekli Hava Albayı Kemal İntepe, hatıralarında anlatıyor:
“1941 yılında İngiltere'ye uçuş eğitimi için gitmiştik. Londra'ya vardığımızda, yaşlı bir İngiliz hava binbaşısı, irtibat subayı olarak görevlendirilmişti. Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçe'yi bizlerden daha iyi konuşuyordu. Mr. Salter'i birkaç defa eşi ile birlikte çaya davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu. Emekli Binbaşı Salter bir akşam bana şunları anlattı:"

"1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Tabur Komutanı idim. 18 Mayıs 1919 günü İstanbul'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı'ndan şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgrafta, ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrıldığını, eğer Samsun'a inecek olursa derhal tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi' istenmekteydi.

Gerekli emirleri verdikten sonra Samsun'a indim. Şehir her zamankinden daha kalabalıktı. Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı görünüyordu. Siyah çizmeli, külot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin çokluğu dikkatimi çekti. Sonradan bunların Türk subayları olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir'i işgal etmişler, Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyordu. Bütün gece hiç uyuyamadım.

19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Askerlerimle çevreyi kordon altına aldım. Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalık heyecanlıydı. Bir de baktım ki, her askerimin arkasında siyah çizmeli, kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsi muhakkak silahlıydı. Vapur iyice göründü. Görevimi iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Mustafa Kemal Paşa'yı orada tutuklayacaktım. Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak, tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. Güvertede beni selamlayan iki tayfaya: ‘Vapurdaki generali görmek istiyorum' dedim. Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi salona aldı. Herkes ayakta idi.

Ortada, mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince, birden ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!' Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Rum tercümanım da şaşırdı, bir an durakladı. Ben kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti. Mustafa Kemal Paşa'nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktık.

Sanıyorum, bakışlarından etkilenip bir anda teslim olma kararı vermiştim. Gözlerinin, inanılmaz bir etkileyici gücü vardı. Öteki sandallar da vapura ulaşmışlar, çevreyi doldurmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa, gemiye çıkan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra, vapurdan benim motorumla ayrıldık. İskeleye vardığımızda muavinime, taburu safta toplayıp silah çattırmasını ve hepsinin Türk makamlarına teslim olmasını emrettim. Biraz durakladı, sonra asker selamı verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı. Bu yüzden, İngiltere'ye dönünce askeri mahkemede yargılandım. ‘Bir İngiliz subayı, nasıl olur da bir Türk generalin emrine girer? Bu vatan hainliğidir!' diyorlardı."

Mr. Salter, olayın devamını ve İngiliz Askeri Mahkemede ki savunmasını şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara'ya gönderdi. Taburumun tutuklu erlerinin de, Çorum, Çankırı ve Kastamonu'da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim.

Türklerin Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar Ankara'da, Hacıbayram Camii'nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde kaldım. Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bu evde oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta'daki Türk esirlerle değiştirildik. İngiltere'ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet suçundan divanı harbe verildim. Hakkımda ağır hapis isteniyordu! Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım. Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi. Savcı, teslimiyetimin vatana ihanetle eşdeğerde bir suç olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu.

Yüksek Askeri Mahkeme'nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:

"Sayın hâkimler. Başbakanımız Lloyd George, Avam Kamarası'nda şöyle bir soruya muhatap olmuştur: ‘Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkarttık. Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir'de denize döküldüler. Ayrıca Anadolu'daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç. Bu akılsızca bir gaf, korkunç bir hata, büyük bir felaket değil midir?'

Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd George şu cevabı vermiştir: ‘Yüzyıllar bir veya iki dâhi yetiştirir. 20'nci yüzyılın dâhisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye'den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?' Görüyorsunuz sayın hâkimler. Karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği 20'nci yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir."

“Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum. Ailemle birlikte Türkiye'ye gidip Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret ettim. Paşa beni muhteşem nezaketiyle karşıladı. Tekrar görevli olarak İngiltere'ye çağırılmasaydım, Türkiye'de kalacaktım. İngiltere'ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne aldılar ve İstihbarat Başkanlığı'nda önemli bir görev verdiler. Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan grupta görev yapıyorum.”

Emekli Hava Albayı Kemal İntepe anılarında Binbaşı Salter için “İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk hayranıydı” diyor.



30 Ekim 2025 Perşembe

MUSTAFA MUĞLALI

Kahrından Ölen veya Öldürülen Bir Kahraman, ‘Orgeneral Mustafa Muğlalı’

İzmir Menemen’de bir asteğmendi. 23 Aralık 1930 günü ajanların idare ettiği, gericilerin başlattığı isyanı bastırmak üzere görev verildi. Kan dökülmesin diye çok uğraş vermişti Mustafa Fehmi Kubilay…

Olaya müdahale ettiği sırada bir kurşun ile göğsünden yaralandı. Yaralı bedeni isyancılar tarafından sürüklenerek cami avlusuna getirildi. Kör bir testere ile başı kesilerek, sancağın ucuna takıldı ve Menemen sokaklarında gezdirildi.

Bu olay için; 1 Ocak 1931 itibarı ile bölgede Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edildi. Divan-ı Harp kuruldu ve sanıklar yargılanmaya başladı.

24 Ocak 1931 günü iddianame okundu, 28 sanığın idamına karar verildi.

Zalimler, Kubilay’ı şehit ettikleri meydanda asılarak idam edildiler.

Kubilay’ı şehit edenleri yargılayıp, idam eden Menemen İstiklal Mahkemesi Başkanı idi Orgeneral Mustafa Muğlalı.

Yine; 1943 yılında İkinci Dünya Savaşının en hararetli günleri yaşanıyordu. Ülkemiz işgal tehdidi altındaydı.

Özellikle Doğu sınırlarımız sürekli olarak ajanlar tarafından taciz ediliyor, kaçakçı kılığındaki yüzlerce kişi ülkemize girip çıkıyorlar, cirit atıyorlar, espiyonaj faaliyetlerde bulunuyorlardı. Bu esnada 33 kaçakçı kılığında ki kişiler, İran sınırına doğru kaçarken vurulmuştu.

Emri veren bölge komutanı Mustafa Muğlalı Paşaydı. Dört sene geçtikten sonra 1947 yılında emekli oldu.

1948 yılında Demokrat Parti, bölgede bulunan oy potansiyelini lehine çevirmek için, Mustafa Muğlalı olayını meclise taşıdı. Öldürülenlerin masum köylüler olduğunu, suçsuz yere kurşuna dizildiklerini savundular.

1949 yılında tutuklanan Orgeneral Mustafa Muğlalı Paşa, kısa bir süre sonra serbest bırakıldı.

Sonuçta devlet güvenliğini korumak onun sorumluluğu altındaydı, görevini yapmış, sınır ihlalinde bulunan, kimliği belirsiz kişilere ateş açılması emrini vermişti.

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti yönetimi, Muğlalı olayını yeniden gündeme taşıdı.

Yargılanmanın tekrar görülmesine karar verildi, Mustafa Muğlalı 70 yaşında tutuklandı ve idama mahkum edildi.

'Dayanamadı.' dendi, 11 Aralık 1951 günü hapishanede kahrından öldüğünde 70 yaşındaydı. Acaba öldü mü, öldürüldü mü? O da şaibeli.

1997 yılında itibarı iade edildi. Suçsuz olduğu güya anlaşılmıştı ama aradan 36 yıl geçmişti.

Askeri törenle naaşını devlet mezarlığına taşıdılar. Harp Akademileri Komutanlığının bahçesine heykeli dikildi.

Balkan harbine katılmıştı. 1. Dünya Savaşında, Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı olarak görev yapmıştı.

Milli Mücadelenin en önemli birimleri olan, görevleri Anadolu da Mustafa Kemal kuvvetlerine, vatan kurtulması için; silah kaçırmak, istihbarat ve subay sağlamak olan, İstanbul teşkilatlarından Zabitan ve Yavuz gruplarına başkanlık yapmıştı.

Atatürk’ün arkadaşıydı. Şeyh Sait ve Tunceli isyanlarının bastırılmasında görev almıştı ve görevlerini yerine getirmişti.

Ve en önemlisi Kubilay’ı şehit edenleri yargılayıp, idam eden Menemen İstiklal Mahkemesinin başkanıydı Mustafa Muğlalı Paşa.

Yıllar sonra, Kubilay’ın katillerini idam etmenin bedelini ödettiler bu büyük kumandana.

33 kaçakçı için şiirler yazılan bu ülkede, Mustafa Muğlalı Paşanın adını bile öğretmediler bizlere. Kışlalardan tabelası ve Askeri Okullardan heykelleri kaldırıldı. İsmi verildiği yerlerden bir bir silindi. İzleri yok edildi.

Sahip çıkamadık. 70 yaşında, bir Kurtuluş Savaşı kahramanının kahrından veya şaibeli ölmesini evlatlarımıza anlatamadık.

Bu memlekette, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, vatan, millet ve cumhuriyeti sevenler, onlar için çalışanlara, bilerek ihanet edilmekte, intikam almağa çalışılmakta ve yok edilmek istenmektedir. İçerde ki hainler düşmanlarla iş birliği halindedirler ve düşmanlıklarını bilinçli bir şekilde sürdürmektedirler.




26 Ekim 2025 Pazar

BİR YÖRÜK HİKAYESİ

Zaman 1970 li yılların sonları .

İş: Batı Toroslar’da Burdur-Antalya arasında, çetinliğinden dolayı adına türküler yakılan 'Yol ver bana Çubuk beli geçeyim!' yılan gibi kıvrım kıvrım dolanan Çubuk Boğazı yolunun yeni bir güzergah ile yenilenmesi işi.

İşin Yüklenicisi yabancı bir şirket.

Sabahın ilk mesai saatleri..

Yabancı şirket, bünyesinde çalışan Türk harita teknisyenleri, Çubuk boğazının başlangıç mevkiinde, topoğrafya cihazları ile birtakım ölçümler, çalışmalar yapmaktadırlar. Bu çalışmaları dağın karşı yamacındaki çadırından izlemekte olan bir Yörük, ne yaptıklarını merak ederek yanlarına gider.

-Merhaba ağalar, kolay gelsin. Ne işlersiniz?

-Merhaba dayı. Arazide durum tespiti, eğim ölçümü gibi çalışmalar yapıyoruz. Çubuk boğazında yapılacak yeni kara yolunun güzergahını belirlemek için gerekli çalışmalar bunlar. Dağ çok yaman, boğaz da uzun. Şirket mühendisleri kaç gündür bunun için kafa yoruyor.

-Eee, nahal (nasıl) bellikleceniz (işaretleyeceksiniz) yeni yolu? Boğazın hangı yanından yol açmak niyetindesiniz ? Harita teknikeri yabancıları kastederek: "Ona şirket mühendisleri karar verecek, birazdan gelirler ama kolay olmayacak."

-Duroon (duradurun) dayım; ben size bi möhendiz getireen. Bi de onun dediine bakın. Soonacıma gine bildiniz gibi yaparsınız.

Yörük bu sözü söyleyip ayrıldıktan bir iki saat sonra bir eşekle tekrar gelir.

Bu arada yabancı mühendisler de sahaya gelmişler, sahadaki Türk teknisyenler yörüğün gelişini ve söylediklerini yabancı şefe aktarmışlar. Yabancı şirketin Şantiye şefi işlerine karışılmasından canı sıkılır ama Türk köylüsünü merak ettiğinden ve kendisi için eğlenceli olacağını da düşündüğünden onu dinlemeye itiraz etmez. Şef'in sözlerini Yörük Osman’a Türk çalışanlar tercüme ederek aktarır:

-Merhaba. Piposundan bir nefes çektikten sonra, dumanını üflerken eşeği işaret ederek , dudaklarında müstehzi bir ifadeyle, Bana senden söz ettiler. Buradakilere bir mühendis getireceğini söylemişsin ama sen arkadaşınla gelmişsin.

-Merhaba beyim. Heye, söylediydim. Hemi de getirdim. Eşeği göstererek..İşte getirdiğim möhendiz. İşittim ki boğazı nerden, nahal geçeriz diye kafa yorarmışsınız. Sizler helbet daha eyisini bilirsiniz emme bi de bu fukara möhendize kulak verin isterseniz.

Eşeğin iki yanında ağzına kadar dolu birer saman hararı büyük çuval yüklüdür. Yörük Osman cebinden çıkardığı çakı bıçağıyla çuvalların altında birer ikişer çentik açar. “Dehh kızım !”diyerek eşeğe yol verir. Yolun, boğazın zaten yabancısı olmayan eşek ağır ağır, tıkır tıkır Çubuk Boğazı’ndan iniş aşağı bir yol tutturur. Osman, yabancı şef’e ve diğerlerine dönerek “Takip edin !” der. Başta yabancılar olmak üzere bütün saha ekibi ”bir eşekten mi akıl alacağız!” düşüncesiyle önce bozulurlar, aralarında sinirlenenler olur. Eşek, tatlı bir eğimle dura, döne yamaç aşağı Çubuk boğazının vadisine doğru ilerledikçe iki yanındaki çuvallardan yavaş yavaş dökülen samanlar geriden gelenlere iki şeritli bir yol işareti bırakmaktadır. Gördükleri karşısında şaşkınlıktan şaşkınlığa, hayretten hayrete düşen yabancı, yerli uzmanların fikri değişmeye başlar. Büyük bir yükten kurtulmanın rahatlığı ile Yörük Osman’a teşekkür ederler. Hemen, saman izlerine kalıcı işaretler koymaya başlarlar. Güzergah kaba taslak ortaya çıkar.

Boğaz içinde, bir dere kenarında kurmuş oldukları günlük kamp, şantiye çadırında Osman’a kahve, çay, kek vs ikram ederler. Osman, tercüman vasıtasıyla yabancılara “Bu çadırı yanlış yere kurmuşsunuz. Bunu buradan kaldırın; daaha şu yamaca kurun” diye yüz elli , iki yüz metre uzaklıkta ama emniyetli bir yeri işaret eder. Yabancılar "Neden ki?" diye sorarlar. “Çünkü burayı su basar. Akşama kalmaz yağmur var." der. Hava gayet açıktır ve gökyüzünde yaprak kadar olsun bir bulut yoktur. Bunun üzerine yabancı şirketin Şantiye şefi olan mühendis bir bizim yörüğe, bir havaya bakarak, kendinden emin bir tavırla "Mühendisine lafım yok ama Meteroloji’de zayıfsın. Biz o işi iyi biliriz. Bugün, yarın yağmur filan yok. Zaten kampı yarın başka yere taşıyacağız. Çadırı toplamamıza hiç gerek yok" der. "Pekey beyim, siz bilirsiniz…" der yörük; keçilerini toplamak üzere yanlarından ayrılır, gider. 

Öğleden sonra gökte bir küçük bulut görünür ve gitgide büyür. Büyüdükçe kararır, karardıkça büyür. Kırk beş dakika, bir saat içinde bardaktan boşanırcasına bir yağmur iner. Masum bir kuzu gibi sakin sakin yayılıp akan dere birden azgın bir sele döner.

Arazide çalışmakta olan yerli, yabancı mühendisler, işçiler kamp çadırına zor yetişirler. Eşyaların, önemli cihazların bir kısmını kurtarırlar, bir kısmı çadırla beraber sele kapılıp gider. O sırada, olacakları önceden sezen, onları tepeden izlemekte olan Yörük Osman koşarak yardımlarına yetişmiştir.

Rüzgar dinip, yağmur geçtikten sonra yabancı şef yine tercüman vasıtasıyla bizim Yörük Osman’a sorar:

-Hava açık ve gökyüzünde bir küçük bulut bile yokken, yağmur yağacağını, üstelik ”akşama kalmaz" diyerek nasıl bilebildin ?

-Çünkü yağmur yağacağı zaman benim hayalarım üşümeğe, kaşınmağa başlar. Ordan bildim.

Yörüğün bu sözü kendisine tercüme edilen yabancı şirketin şantiye şefi, bir kahkaha patlatacak ve bugün bile dilden dile dolaşan şu meşhur sözünü söyleyecektir:

“Mühendisi eşeğinden, Meteorolojisi ta*ağından olan bu millete akıl ermez, bunlarla uğraşılmaz!"      Alıntı.

21 Ekim 2025 Salı

POLİS’İNE SAHİP ÇIK


Emekli Emniyet Müdür'ü Yaşar Durmaz'ın Kaleminden

POLİSİNE SAHİP ÇIK…!

Diyarbakır’da geçtiğimiz gün Öcalan’a özgürlük talebiyle yapılan eylem sırasında megafonu eline alan bir kişi, Türk polisine dönüp “düşman” diye haykırdı. Bu sahne sadece birkaç saniyelik bir görüntü değil; bir zihniyetin ve bir niyetin dışa vurumuydu.

Polis…

Bu ülkenin güvenliği için gece gündüz nöbette.
Yağmurda, karda, sıcakta; bayramda, tatilde bile görevde.

Şehit veriyoruz, yaralanıyoruz, tehdit ediliyoruz…
Ama hâlâ birileri, devletin güvenlik güçlerine nefretle seslenebiliyor. Hem de kameralar önünde, meydanlarda, utanmadan!

Bu nasıl bir çelişki?
Bu nasıl bir “özgürlük anlayışı” ki, terör örgütünü övmek, polisi “düşman” ilan etmek normalleşebiliyor?

Kimse kusura bakmasın…
Bu mesele birkaç kişinin “aşırılığı” ya da “sözlü provokasyonu” değildir.

Unutmayalım: Polis, bu milletin evladıdır. Anadolu’nun dört bir yanından gelen, bu vatan için , ay yıldızlı bayrak için yemin etmiş insanlardır onlar.

Elbette ifade özgürlüğü demokrasinin temelidir.
Ama hiçbir özgürlük, terör övücülüğünü, nefret söylemini, devlete düşmanlığı kapsamaz.

Bir toplumun ortak vicdanına saldırı niteliği taşıyan bu tür eylemler karşısında sessiz kalmak, o vicdanın çöküşüne ortak olmaktır.

Son söz: Terör övücülüğüne, nefret söylemine ve devlete düşmanlığa cüret edenlere asla taviz verilmemelidir.

Şehit annelerine, nöbetteki polislerimize, canı pahasına huzurumuzu koruyan bütün güvenlik güçlerine selam olsun.

https://www.internationalhayathaber.com/polislerin-sabri-kalmadi/

YOUTUBE KAYNAK:

https://www.youtube.com/shorts/N4Jb4qSK9BE




14 Ekim 2025 Salı

KAŞİF KOZİNOĞLU

KOZİNOĞLU, AMBULANSA BİNDİRİLİRKEN KELİME-İ ŞAHADET GETİRİYORDU.
KOZİNOĞLU:

"BEN TÜRK DÜNYASI KONUSUNDA ÖZEL YETİŞTİRİLDİM"

Kozinoğlu’nun ambulansa bindirilirken son olarak neler söylediğini soruşturdu. Tanıkların anlatımına göre Kaşif Kozinoğlu bu sırada Kelime-i Şahadet getiriyordu.
Rahmetli Kaşif Kozinoğlu efsane bir kahramandı.

1978-80 arası Eğirdir Dağ ve Komando Okulundan tanıdım onu.
Uyduruk Ergenekon kumpası ile tutuklanıp Silivri'de katledilinceye kadar dostluğumuz sürdü.. 1979 da, Eğirdir Dağ ve Komando Okulunda teğmen iken, ABD de yapılan NATO üyesi Ülkelerin subayları arasında 12 daldaki savaş oyunlarının tamamında dünya şampiyonu olmuştu. Bu 12 branşın içinde, atıcılık, yakın boğuşma, dağcılık, tahrip, pusu, hayatta kalabilme(dayanıklılık), 32 km'lik tam teçhizatlı maraton koşusu..vs. var. Bu başarısından dolayı, TSK içinde hep Orgeneral muamelesi görürdü. Bunu bana o vakitler emir subayı olduğum paşam söylerdi.. Taa o vakitler Özel harp dairesinin de, vurucu tim komutanı idi. Mesai bitiminde tüm subay, astsubaylar askeri gazinoya giderken, o ekibiyle birlikte dağ, bayır demeden, karda kış 'ta saatlerce koşardı.. Arada bir gözden kaybolur, sonra tekrar ortaya çıkardı. Direkt Genel Kurmay Bşk. bağlı olarak, yurt içi ve yurt dışı operasyonlarda görev aldı. PKK nin çok baskın olduğu, 1990’larda, Ankara Gölbaşı’nda Polis Özel Harekat Merkezini kurdu. Korkut Eken'le birlikte 28 bin polise 6'şar ay Komando eğitimi vererek yetiştirdi ki, onlarla birlikte G. Doğuda PKK'yı bitirdi.

Ardından TSK ya bağlı olarak, Nahcivan'da Harp Akademisi kurup, burada Türk Cumhuriyetlerinin subaylarına kurmaylık eğitimi verdi.

Azerbaycan’da Ermenilere karşı, Çeçenistan'da Ruslara karşı, Bosna-Hersek’te Sırplara karşı savaştı.. Bu savaşlarda iki kez gazi oldu.. Rahmetli Elçibey’in de, Cevher Dudayev ’in de, Aliya Izzetbegoviç'in de, gizli Genel Kurmay başkanlıklarını yaptı.. 35 yıllık hizmetinin, 25 yılını hep yurt dışında ve çatışmaların içinde geçirdi. TBMM tarafından kendine 3 kez üstün hizmet ödülü verilmiştir. Ayrıca 32 devlet başkanı tarafından da üstün hizmet ödülü almıştır.. Öldürülmeden önce Silivri’de, kaldığı koğuşta, el yazısı ile yazdığı, "SIRLAR" isimli 2.000 sahife tutan itiraflarında, bu ödülleri hangi devlet başkanından, hangi hizmet karşılığı aldığını yazmaktadır. "SIRLAR"ın az bir kısmının yer aldığı bu kitap Kaynak yayınevinden temin edilebilir..

Mesela, ABD başkanı Bush, Afganistan'da El Kaidenin kaçırıp işkence yaptığı, CIA Orta Asya yetkilisini ölmek üzere iken, Bush'un, Demirel'e, Demirel'in de Kaşif’ten yardım istemesiyle son anda kurtarmasından sonra verilmiştir. O CIA yetkilisi daha sonra CIA'nın 2.bşk.olmuş, kendisine can borçlu olduğu, Kaşif Kozinoğlu'na, ifade vermek için Türkiye’ye gitmemesini, öldürüleceğini söyleyip uyarmıştır. Kendisi, Türkeş için, "Bana Afganistan, Azerbaycan, Kazakistan dağlarında yaşayan çobanlar başbuğ' dan haber soruyorlar. Ben ona nasıl başbuğum demiyeyim ki" diyen bir Ülkücüydü.. Çok kültürlüydü. "Ben, Türk dünyası konusunda özel yetiştirildim" demişti. İngilizce dışında, Arapça, Farsçayı da çok iyi bilirdi. Türk dünyasının tüm lehçelerine hâkimdi.

Dünya çapında ve tarih boyutunda bir kahramandı.. Özel hayatı hemen hemen hiç yoktu. Yemeyi, içmeyi, eğlenceyi pek sevmeyen, hep savaşmaya konsantre olmuş, savaşmaktan zevk alan bir yiğitti.. Bu hizmetleri yaparken hiç ön plana çıkmadı ama, Tüm hayatını bu milletin milli menfaatleri uğruna, savaşarak armağan etti. Kaşif Kozinoğlu'nu, tüm milletimizin artık yakinen tanıyıp bilmesi gerekmektedir. Alçak Feto'cular, böylesi bir kahramanımızı, Türk Milletinin elinden çalıp alçakça katletti. Onu katledenler kahrolsun, Kaşif'imizin mekanı cennet olsun...
-METEHAN TULPAR- ALINTI

25 Eylül 2025 Perşembe

SADDAM VE IRAK

Çok ilginç değil mi?
Amerika Irak'ı işgal ederken
Irak ordusu hiç ortada görünmedi.
Irak ordusunun savaş uçakları hiç kalkmadı.
Tek bir tankı sokağa çıkmadı.
Amerika pikniğe gider gibi elini kolunu sallaya sallaya Irak'a girdi ve ele geçirdi.
Tüm dünya buna şaşırdı.
Peki, neden Amerika bir direnişle karşılaşmadı?
Saddam Hüseyin direnmeden Irak'ı Amerika'ya teslim mi etmişti?
İşgalden sonra ne Amerika ne de CIA bu durum hakkında tek açıklama yapmadı.
Yıllarca bu konu ve soru insanların zihinlerini meşgul etti.
Bu sorunun cevabını bilmek için 1950'de
ABD tarafından CIA desteği ile Irak'ta büyütülen "Keşnizani Tarikatını" bilmeniz gerekir.
CIA desteği ile Irak'ta büyütülen bu tarikat
Avrupa, Amerika ve Orta Asya'ya kadar yayıldı.
Saddam darbe devrim ile Irak'ı ele geçirdiğinde Saddam'a tamamen itaat ettiler.
Saddam da onlara bir şey yapmadı.
Fakat Keşnizani Tarikatı ordu, bürokrasi, emniyet, istihbarata kadar her yere adamlarını sokup
ülkeyi içeriden ele geçirdi.
Genelkurmay Başkanından istihbarat başkanına,İç işleri Bakanından Emniyet amirlerine kadar çoğu kişi Keşnizani Tarikatına bağlıydı.
Tamamen CIA ve MOSSAD kontrolüne girmişlerdi.
Üstelik Saddam'ın eşi ve akrabaları da Keşnizani Tarikatına bağlanmıştı.
Ve Irak Amerika tarafından artık işgal edilebilirdi.
Kimse direnmeyecekti.
Ve Saddam...
Her şeyi anladığında vakit çok geç olmuştu..
Emperyalist ülkeler her zaman tarikatları kullanmışlardır,çünki o tarikatları kuran yine kendileridir.....
Prof. Dr. Yavuz Kaya diyor ki:
Bir kez daha düşünün, Bu ülkede;
-Neden ağır bir ekonomik yıkım yaratıldı?
-Neden varlıklarımız satıldı?
-Neden altın rezervimize kadar ihtiyat akçemiz harcandı?
-Neden inanılmaz bir dış borç yaratıldı?
-Neden Londra mahkemeleri yetkili kılındı?
-Neden maliyetinin çok üzerinde alt yapı çalışmaları yapıldı,30 yıllık garantiler verildi hemde enflasyona indeksli kur ile?
-Neden Atatürk ismi silinmeye çalışılıyor?
-Neden T.C. tabelası kaldırıldı?
-Neden sınır güvenliği yok ve vasıfsız milyonlarca sığınmacı ülkeye dolduruldu?
-Neden bir demografik bozulma yaratıldı?!
-Neden devlet kurumları yok edildi?
-Neden kuvvetler ayrılığı kaldırıldı?
-Neden denge-denetleme mekanizmaları kaldırıldı?
-Neden vergilerimizin akibetinin hesabı verilmiyor?
-Neden Milli Güvenlik Güçleri sistemi değiştirildi?
-Neden askeri okullar ve askeri hastaneler kaldırıldı?
-Neden bazı savunma sanayi kuruluşları satıldı
ve üretim yapamaz hale getirildi?
-Neden ülkenin telekomünikasyonu satıldı?
-Neden eğitim sistemi laik sistem dışına çıkarıldı?
-Neden orta ekonomik sınıf yok edildi?
-Neden üniversitelerin kalitesi düşürüldü?
-Neden sağlık sistemi kötü?
-Neden anayasa hükümlerine uyulmuyor?
-Neden uyuşturucu ve mafyanın merkezi olduk?
-Neden bağlı olduğumuz AİHM kararları uygulanmıyor?
-Neden tarikat ve cemaatler holdingleşip devlete yerleştirildi?
-Neden ortak akıl devre dışı bırakıldı?
-Neden yetişmiş insan gücümüzü kaybediyoruz?!
-Neden üretim ekonomisinden vazgeçildi?
-Neden kendimize yeten tarım ve hayvancılıkta
dışa bağımlı olduk?
-Neden bu kadar çok gaz, petrol nadir element kaynakları keşfedilirken (!) enerjide dışa bağımlılık arttı?
-Neden yıllar öncesinden bir varlık fonu oluşturuldu ve sorgulanamaz kılındı?! Yıllar öncesinden!…
-Neden Biden ile başbaşa yapılan görüşmeye dış işleri bürokratları alınmadı ve arkasından sınırlarda açık kapı politikası ile genç erkek Afgan.
Paki ve diğerleri akın akın ülkeye girmeye başladı?
Tek cevap: Emperyalist BOP projesi işliyor? Prof. Dr. Yavuz Kaya


23 Ağustos 2025 Cumartesi

ŞAMANİZM KÖKENLİ TÜRK ADETLERİ

1. Kurşun Dökmek

Kurşun dökme âdeti de Şamanizm geleneklerindendir. Şamanizm’de buna "kut dökme" denir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutuyu "talih, saadet unsurunu" geri döndürmek için yapılan bir sihri ayindir .

2. Kırmızı Kurdele

Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdeleler, nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan kırmızı kurdeleler, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler; hep uğuru ve kısmeti temsil eder. Ayrıca kötü ruhların şerrinden korunma sağladığına inanılır .

3. Mezar Taşlarımız

Günümüzde toplumda ulu kabul edilen kimselerin ölümlerinden sonra ruhlarından medet ummak ve mezarlarının kutsanışı şaman geleneğin devamıdır.
Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri haline getirilecek kadar süslenmesi islam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir..

4. Dilek tutmak

Dile tutmak da Şamanizm kökenli bir davranış şeklidir. Tabiat ruhlarının dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine inanılır.

5. Nazar inancımız

Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inanıştır.
Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük getirdiğine inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu” “deve boncuğu” “göz boncuğu” vb. Takılır. Bu inanış da Şamanizm’den kalmadır.

6. Kullandığımız kilim motifleri

Eski Türklerde bir şamanın giysisine yılan, akrep, çıyan, kunduz gibi yabani hayvan şekilleri çizmesinin, bu hayvanları topluluğun yaşam alanlarından uzak tutmaya yardımcı olduğuna inanılır.
Günümüzde Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim, örtü ve perdelere işlenen desenler, giysiler üzerinde kullanılan motifler bu inanıştan kaynaklanır.

7. Mevlit ve İlahiler

Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz hayatın ve ayinlerin değişilmez bir parçasıdır. Oysa İslam dininde Kuran’ın müzikle okunması kesinlikle günahtır. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz.Muhammed’in Hz.Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır
Mevlit ve ilahiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır. İslam dininde ölünün ardından mevlit merasimi diye bir uygulama yoktur.
Osmanlı tarihinde ilk mevlit, 1409–10 yıllarında Bursalı bir fırıncı ustası olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır.

8. Su İçerken Kafanın Elle Desteklenmesi

Bu da bir şaman geleneği kalıntısıdır. Şöyle ki, su içerken insan akli başından kaçabilir diye kafa elle tutulurmuş.

9. Mezarlardaki Küçük Suluklar

Mezarların ayakucunda bulunan küçük suluklar; ruhların susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanır. Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır.
Not: şaman kültüründe, ayinlerde kullanılan yardımcı ruhlar, kuş biçiminde tasvir edilmişlerdir. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar şamanlara, gökyüzüne yapacakları yolculukta yardımcı olmaktadır.

10. Yukarıda Allah Var

Tengrizm inancından kalmıştır. Bu anlayıştan dolayı dua ya da işaret ederken eller gökyüzüne açılır.

11. Sağ Ayak

Kapıdan çıkarken sağ ayağın önde olması da şaman kültüründen kalma bir ritüeldir. Sol ayakla geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır.

12. Su Dökerek Uğurlama

Şaman kültüründeki suyun kutsallığı olgusunun doğurduğu adettir. Su berekettir, kutsaldır. “su gibi çabuk dön, ak geri gel, ak çabuk, kazasız belasız git” demek için su dökülür gidenin arkasından.

13. Türbelere, Ağaçlara, Çalılara Bez ve Çaput Bağlamak

Şamanizm inancında dilek dileme şekli. Küçük kumaş parçaları genel olarak ağaçlara çok önem verildiğinden ve yaşamın sembolü kabul edildiğinden ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünüldüğünden, bunların dallarına bağlanır ve dileğin gerçekleşmesi beklenir.

Günümüz Türkiye’sinde bu eski gelenek halen devam etmektedir. Temelinde ise doğadaki her varlığın bir ruhu olduğu inancı yatmaktadır.

14. Tahtaya Vurmak

Eski Türkler göçebe oldukları için, daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki kötü ruhları kovmak için ağaçlara vurup bağırarak gürültü çıkarırlarmış. Bu davranış aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlıdır. Tahtaya vurma adeti, sadece Türk kültüründe değil bir çok Avrupa kültüründe de vardır.

15. Ölünün Ardından Belirli Aralıklarla Toplanmak

Birisi öldükten sonra evinde toplanıp dua okumak, bu toplanma işini 7, 21, 40 günde bir tekrarlamak gibi eylemler de şaman kültüründen kalmadır.
Eski Türk inanışına göre ruh fiziki bedenini 40 gün sonra terk etmektedir. Vefat edenin “40’ın çıkması” deyimi vardır. Şamanizm’de ölen kişinin ruhu evi terk etsin, göğe yolculuğuna başlasın, öteki ruhlar doluşmasın diye insanlar ölen kişinin evinde toplanıp ayin yapar, yas tutarlar.

16. Çocuklara Doğadan Esinlenen İsimler Koymak

Orta Asya toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur. Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.

17. Ay Dede

Eskiden, Şamanist Türkler, ayın "Koruyucu/Sahip Ruhu"na, "Ay Ata" ya da Ay Dede derlerdi.
Onların orta Asya'dan Anadolu'ya göçen kısmı, hala çocuklarına ayı gösterip "Ay Dede" derler, binlerce yıl önce şamanların yaptığı gibi.

18. Akdeniz Karadeniz

Şamanist dönemde, Türkler için her yönün bir renk simgesi vardı. Kuzeyin simgesi kara, batı'nın simgesi ak renkti. Bu yüzden kuzeyimizdeki denizin adı Karadeniz, batımızdaki denizin adı "Akdeniz"dir.

Not: Akdeniz'in Yunanistan ile Anadolu arasındaki uzantısına "ege" demek çok yakın bir dönemde ortaya çıkmıştır. Atatürk'ün "ordular ilk hedefiniz Akdenizdir" dediği deniz, ege'dir.

19. Köpek Ulumasının Uğursuz Sayılması

Şamanizm’de köpek bir ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişinin bu ruhu görmesi; onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Anadolu’nun kimi yerlerinde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır. Köpeklerin bazı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır.

20. Albasması İnancı,

Albasan denilen görünmez bir kadına inanmak ve çocuğa sarı örtü kendine de metal iğne takmak.

Tarih ve Coğrafya Alıntı

19 Ağustos 2025 Salı

BİR GÜN BİR RUMELİ'LİYE SORMUŞLAR


Neden buradasınız?
Tuna boylarında Aliş’imiz var!
Yemen Türküsü’ne ağlayışımız,
Nasrettin Hoca’ya gülüşümüz var! ...

“Alı var” diyorlar “kırmızı güle”
Hasan’ım martini alıyor ele,
Ramizem’in evi kapılmış yele...
Yusuf’la Arda’ya dalışımız var! ...

Sevda yalan derler, sakın inanma!
Tuna’dan geliyor ince donanma!
Koca Yusuf seni unuttuk sanma!
Deli Ormanlar’da güreşimiz var!

Yunus gibi yüce pirlerim durur!
Sarı Saltuk gibi erlerim durur!
Anıttepe gibi yerlerim durur!
Samsun’dan yükselen güneşimiz var...

Akdeniz’de yüzer, Yavuz’umuz var!
Manastır içinde havuzumuz var!
Arda’da, Aras’ta, Zap’da kutlanır,
Nevruz Günü, Hıdırellez’imiz var!

Malkoçoğlu eyerler mi kıratı?
Eser zaman, yakın eder serhatti
Mostar imiş şu dünyanın Sıratı
Yıkık köprüsünde bir taşımız var! ...

Kızanlar hatıra getire bizi...
Balkanlar koynuna yatıra bizi...
Yıllardır yaşatır hatıra bizi...
Üsküp’te beş yüzyıl kalışımız var! ...

Uyduk mülteciye, döndük şaşkına!
Döndük bir bir muhacire, düşküne!
Yetiş beylerbeyi Allah aşkına!
Üç yüz yıl uykuya dalışımız var!

Küfür saydık, felsefeyi bilimi;
Ezberledik hurafeyi zulümü! ...
Hak etmeden katliamı, ölümü,
Üç yüz sene bozgun oluşumuz var!

Al bre, al bizi, al götür bu yaz!
Tuna’yı, Bosna’yı özledim biraz!
Sorma bre sorma ne işimiz var!
Tuna boylarında Aliş’imiz var!
Samsun'dan yükselen güneşimiz var!
Gök gözlü, nur yüzlü MUSTAFA KEMAL'imiz var.
                                                     Orhan Seyfi Şirin

Peki sizlerde düşünüp yazar mısınız? Anadolu da nelerimiz var?


3 Ağustos 2025 Pazar

İSTANBUL SEMT İSİMLERİ

Merak müthiş bir duygudur. Araştırmak, incelemek, derinlemesine.) Hadi gelin Tarih kokan Taşı toprağı altın dediğimiz İstanbul'un semt isimleri nereden geliyor.? Bakalım!

ŞİŞLİ- Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin burada bir konağı olduğu ve 'Şişçilerin Konağı'nın zamanla değişikliğe uğrayarak 'Şişlilerin Konağı' hâline gelmesiyle semtin adının Şişli olarak kaldığı biliniyor.

PENDİK-Bizans Döneminde “her tarafı surlarla çevrili” anlamını taşıyan Pantecion, Latin egemenliğinde ise “duvar” anlamına gelen Peninda-kot ismini almıştır. Bu da bizi, Pendik'in egemen olan devletlerce bir savunma hattı olarak kullanıldığı anlaşılır.

SÜTLÜCE- Bugün Sütlüce semtinin olduğu yerde Süt Menbat isimli bir Rum köyü vardı. Köyün bir köşesindeki bakır bir kadın heykelinin memelerinden su akar; bu suyun, kadınların sütünü çoğalttığına inanılırdı. Bundan dolayı semt, Sütlüce olarak anılır.

AHIRKAPI- Marmara Denizi'nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için Ahırkapı ismi verildi.

TAHTAKALE- Sözlük anlamı 'kale altı' olan Taht-el-kale'nin bozulmasıyla Tahtakale'ye dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki eski sur benzeri yapının tahta olduğu için bu ismi aldığı tahmin ediliyor.

ŞAŞKINBAKKAL- Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkânı açıldığını görenler, burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala "şaşkın bakkal" yakıştırması yaptılar. Bundan sonra da semt ismi Şaşkınbakkal olarak kaldı.

EMİNÖNÜ- Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi 'Emin'lere aitti. Semt, adını burada bulunan 'Gümrük Emirliği'nden alıyor.

TAKSİM- Osmanlı zamanında sucuların; suyu, halka taksim ettikleri yer, Taksim olarak anılmaya başlandı.

ÜSKÜDAR- Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu yakasında yer aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim zamanla Üsküdar'a dönüştü.

ÇENGELKÖY- Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan geldiği tahmin ediliyor.

GALATA- Gala, Rumcada "süt" anlamına gelir. Bir rivayete göre Galata'nın adı semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi. Başka bir görüşe göre ise İtalyanca 'denize inen yol' anlamına gelen 'galata' kelimesinden bu isim verildi.

BOSTANCI- Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği bostanlardan biri olmasından alır.

VELİEFENDİ- Hipodrom bir zamanlar Şeyhülislam Veli Efendi'nin sahibi olduğu topraklar üzerinde kurulduğundan semtin adı Veli Efendi'yle anılır.

ÇATLADIKAPI: Bizans zamanında yapılan surların Sidera adı bir verilen kapısı, 1532 tarihinde meydana gelen depremde çatlayınca, hem semt, hem de kapı Çatladıkapı olarak anıldı ve bu isim verildi.

FERIKÖY- Semt adını Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan Madam Feri’den alıyor. Bölgede bulunan geniş topraklar padişah tarafından Madam Feri’nin eşine bağışlanmıştı. Ama eşi ölünce semt onun ismiyle anılmaya başlandı.

HORHOR: Fatih Sultan Mehmet bölge civarında yürürken yerin altından su sesleri duyar ve yanındakilere, “Buraya bir çeşme yapın baksanıza ‘hor hor’ su sesleri geliyor” der ve buraya bir çeşme yapılır ve o zamandan sonra çeşme de semt de Horhor ismiyle anılır.

UNKAPANI: Bazı satış yerlerinde Arapça’da ‘Kabban’ adını taşıyan büyük teraziler bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı.

OKMEYDANI: Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış.

KADIKÖY -Khalkedon, Kadıköy'ün eski adı. Hikayeye göre, milattan önce 7. yüzyılda, bir kavim kendilerine yeni bir yer arar yerleşmek için ama nereye yerleşeceklerini bilemez. Sarayburnu'na yerleşirler, Byzantion şehrini kurarlar ve karşı kıyıya da Khalkedon yani Körler Ülkesi adını takarlar. Kadiköy ismi de buradan gelir.

BEYOĞLU -Semtin isminin nerden geldiği konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Bunlardan ilkine göre, Islamiyet'i kabul edip burada oturmaya başlayan Pontus Prensinden adını alıyor semt. Diğerine göreyse, 'Bey Oğlu' diye anılan Venedik Prensinin burada oturmasından geliyor semtin adı.

TUZLA-Osmanlı Döneminde ıstanbul'un tuz ihtiyacını karşılayan, burada bulunan Tuz Gölünden adını almaktadır. Yetmiş yıl evveline kadar bu gölden tuz çıkarılmaktaydı.

KARTAL-Kartal adını ilk defa Bizans zamanında sahilde balık avlamak için gelip buraya yerleşen "Kartelli" isminde bir balıkçıdan almıştır.

MECİDİYEKÖY -Abdülmecid, Sırbistan civarından gelen muhacirleri iskân etmek için, burada bulunan dutlukları onlara vererek bir köy kurmalarını sağlamıştır. Köye de Abdülmecid'in anısına; “Mecidiye Köyü” adı konulmuştur. Alıntı


22 Mayıs 2025 Perşembe

ŞAŞIP KALIYORUM

Arap İngiliz'le birleşmiş Türk'ü arkadan vurmuş.

Ermeni Rus'la birleşmiş, Doğu Anadolu'yu kana bulamış.

Rum Yunan'la, Yunan İngiliz'le birleşmiş, Batı Anadolu'yu ele geçirmiş.

Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış.

Elde avuçta yok, İstanbul ile İzmir bile yok!..

Anadolu'nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez,

Yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..

Nasıl kurtulmuşuz?..

Şaşıp kalıyorum...

Yunan'ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz?

İngiliz'i İstanbul'dan nasıl çıkarmışız?

Dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?

Yıl 1920

Anadolu'da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız;

Yüzde 95'i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz... .

Ne yapacaksın?..

Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..

2000'li yıllarda Nurcu tarikatının ardına bu kadar adam takılmışken,

1923'ün yanmış yıkılmış Anadolu'sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..

Kalan ne?

Yıl 1923

Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu'yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.

Fabrikan yok,

İşçin yok,

İş adamın yok,

Mühendisin yok,

Doktorun yok,

Uzmanın yok,

Tüccarın yok,

Suyun yok,

Barajın yok,

Elektriğin yok,

Kadınların çarşafta çuvala giriyor,

Erkeğin dört karı alıyor,

Yurttaşlik yasası yok,

Üniversiten yok,

Banka yok,

Burjuva yok,

Proletarya yok,

İhracatçı yok,

İthalatçı yok,

Sermayen yok.

Kalkın bakalım...

Nasıl kalkınacaksın?...

Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?

Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?...

Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..

Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..

Merkez Bankası 1930'a değin neden açılamamış?..

Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..

Yeni devlet nasıl kurulmuş?..

Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?

1920'de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95'i alfabesizken savaş artığı bir toplumla, okuma yazma

seferberliği nasıl açılmış?

Kitaplıklarda kitap yokken, Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..

Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..

Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..

Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..

Avrupa'da saygınlık nasıl kazanılmış?..

Şaşıp kalıyorum...

2000'li yılları geçtiğimiz, yetmiş milyonluk Türkiye'nin haline bakıyorum...

Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..

Her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?..

Bir de bu ortamda, Mustafa Kemal'e saldıranlara bakıyorum..

Daha çok şaşıp kalıyorum. Alıntı. İlhan Selçuk



14 Nisan 2025 Pazartesi

KAFANA ÇAL TAŞINI

İsmet İnönü, muhalefet liderliği döneminde 1 Mayıs 1959 tarihinde Uşak'ta atılan bir taşla başından yaralanır. Bu çirkin olay üzerine şair Behçet Kemal Çağlar, taş atanı ağır şekilde kınayan “Kafana Çal Taşını!” adlı bir şiir yazar. 

O zamanda Beehçet Kemal Çağlar İstanbul Radyosunda çalışmaktadır. Dönemin iktidarı ise bu şiir nedeniyle Behçet Kemal Çağlar'ın İstanbul Radyosu’ndaki görevine son verir.
İsmet İnönü, bu olay üzerine Behçet Kemal Çağlar’a, 13 Mayıs 1959’da şu mektubu gönderir:

"Sevgili Behçet Kemal Çağlar,

Benim yüzümden sizi radyodaki hizmet imkanınızdan mahrum etmişler. Çok üzüldüm. En ayıp tecavüzlerin açıkça himaye edildiğine sadece bu olay başlı başına bir delildir. Siz hususi geçiminizle de sarsılmış oluyorsunuz. Size bütün ömrümde hiçbir faydam olmadı. Sebep olduğum üzüntülerden dolayı bir daha mahcup oluyorum.

Gözlerinizden sevgilerle öperim aziz kardeşim."

Behçet Kemal Çağlar ise 17 Mayıs 1959'da İnönü’ye şu cevap verir:

"Paşam,

Hayatımın en yüce, en manalı mektuplarından birini sizden almış bulunuyorum.

Ben, gönlümden kopan ve vicdanımdan yükselen o mısraları yazmış olmanın şevki ve gururu içindeyim.

Seviyesinin ve sanatının hakkını veren bir şair olarak haz içindeyim.

Maddi durumumda da hiç bir sarsıntı yok; hemen telafi ettim; üzülmeyin. Hem, siz bir yola hayatınızı korken ben bu kadar küçük bir fedakarlıkta bulunmuşum, çok mu?

Nasıl kaleminiz vardı da "size bütün ömrümde hiçbir faydam olmadı" diye yazabildiniz, a başarısı kadar tevazun da büyük adam: Ben, kurtardığınız vatanın çocuğu, harbe sokmadığınız neslin bir mensubu değil miyim? ..

Ellerinizden öperim........" Alıntı

27 Mart 2025 Perşembe

SORU VE CEVABI

Aşağıda ki yazı İstanbul Üniversitesi, İşletme Fakültesi, İşletme Matematiği kitabından birebir alınmış ve olduğu gibi yorumsuz şekliyle verilmiştir;

Kitap Adı: İşletme Matematiği

Yazar: Prof. Dr. Müh. Yılmaz Tulunay

Sayfa: 173

SINAVDA SORULAN SORU: 

Amerika'ya lisansüstü çalışmalar yapmak üzere giden Mehmet, iki kız arkadaş edinmiştir. Bunlar Mary ve Nancy'dir. Mehmet'e göre;

a-) Mary olgun bir kızdır ve klasiklerden zevk almaktadır. Böyle bir yerde onunla 3 saat birlikte olmak 12 dolara mal olmaktadır. Diğer taraftan Nancy daha çok popüler eğlenceleri yeğlemektedir. Onunla böyle bir yerde 3 saat birlikte olmanın maliyeti de 8 dolardır.

b-) Mehmet'in bütçesi gönül işlerine ancak ayda 48 dolar ayırmasına olanak vermektedir.

Ayrıca, derslerinin ve çalışma koşullarının ağır oluşundan dolayı, kız arkadaşlarına en fazla ayda 18 saatlik süre ve 40.000 kalorilik enerji ayırabilmektedir.

c-) Mary ile her buluşmasında 5.000 kalori enerji harcayan Mehmet, Nancy için bunun iki katını harcamaktadır. Eğer Mehmet'in Mary ile buluşmaktan beklediği mutluluğu 6 birim ve Nancy ile buluşmaktan beklediği mutluluğun da 5 birim olduğunu biliyorsak, mutluluğunu maksimize etmek isteyen Mehmet'in sosyal yaşamını nasıl planlaması gerekecektir?

Grafik ve cebirsel yoldan bulunuz.

*****

BİR ÖĞRENCİNİN CEVABI:

Sayın Hocam, Bu Mehmet şerefsizi buradan Amerika'ya lisans üstü çalışma yapmaya gitti de herifin s...nin derdi bize mi düştü? Biz burada tahsili bırakıp karıya, kıza dalsak bizi de böyle ballandıra ballandıra kitaplara yazar mısın? Neyse geçelim sorduğunuz sorunun cevabına;

a-) Bi kere bu Mehmet ibnesinde iki hatuna ayrı ayrı zaman harcayacak got de, para da yok, sıkarrrr... Ayrıca dünya piyasalarında saati 100 dolardan açılıp minimum 50 dolara kadar düşen tarifeler göz önüne alındığında, 3 saati 12 dolarlık ya da 3 saati 8 dolarlık karılardan hayır gelmez. Muhtemelen Mary 68, Nancy 79 yaşındadır ve ikisinin de bu güne kadar yattıklarının haddi hesabı yoktur. Bu durumda Mehmet'in hem vakit darlığı, hem kadınların hali, hem de para yokluğu sebepleriyle bu iki orospuyla grup seksi yapması gerekir.

b) Mehmet'in bütçesi (bu gönül işi tabirini ben anlamadım)sevişmek için ayda 48 dolara yetiyorsa zaten bu orospu çocuğunun mastürbasyon yapması daha uygun olur. Böylelikle iki ay para biriktirip bu çuvalların yerine doğru dürüst bir karıya zıplar ve ayırdığı 40.000 kaloriyi hakkıyla harcar.

Ama siz bu cevabı kabul etmeyeceğiniz için şöyle cevap verelim; Mehmet'in bütçesi 48 dolara yettiği için ancak grup seks yapılacağından pazarlıkla miktar iskontosu alınır ve bütçe rahatlatılır.Böylelikle ayda ayırdığı saati 3 saate bölersek 6 kez yapmış olur ve her sevişmede 40.000/6= 6700 (yaklaşık) kalori harcar. Bu hayvan bir seferde kesintisiz 3 saat zıplayabiliyorsa zaten Amerika'da kalması ve buralara dönmemesi hepimiz için hayırlı olur.

c-) Mehmet Mary ile her buluşmasında 5.000 kalori harcıyorsa yukarıdaki hesaba göre Nancy'ye sadece 6.700 - 5.000 = 1.700 kalori kalır ki bu da Nancy gibi falafoş bir motoru sadece gıdıklar. Bu durumda birinden 6, diğerinden 5 birim zevk alan Mehmet'in Mutluluğunu maksimize etmesi için kendisini de birilerine d..dürmesi gerekir.

Sonuç olarak bu işe alışan Mehmet'in bundan sonraki sosyal yaşantısını kaşarlı bir ibne olarak planlaması gerekir. Bu sayede ayda 48 dolar tasarruf sağladığı gibi üste para da kazanarak bütçeyi de düzeltir.

Saygılarımla arz ederim.

NOT : Sınıfta bir tek bu çocuk geçmiştir.!!!