SAYFALAR

24 Eylül 2013 Salı

RÜŞVET VERDİLER

Bana rüşvet te verdiler.

1974 yılında İzmir Gürçeşme Polis Okulunda altı aylık bir eğitimden sonra polis olduk. Okulda çok değerli hocalarımız, çok güzel dersler anlattılar. 140 a yakın biz polisleri yetiştirdiler ve Türkiye'nin çeşitli illerinde görevler yapmak üzere kadrolara yolladılar. 

Fakat uygulamaların öğrettiklerinden çok farklı olduğunu kadrolara gittikten sonra öğrendik. Birbirlerine pek uymazlar.

Bilhassa polislikte çok farklıdır. Öyle bir zaman gelir ki her şey biter. Kanun, hakim, savcı, avukat, hepsi sen olursun. İşte o zaman kendi inisiyatifini kullanacaksın. Ve sen devletin, milletin, bu vatanın polisi olduğunu hiç bir zaman unutmayacaksın. Her ne pahasına olursa olsun tarafsız olarak delilleri ortaya çıkarıp, adaleti sağlayacaksın. Adaletin ilk basamağı karakoldur. Yanı polistir. Hiç bir zaman hissi davranıp veya o an ki bazı çıkarlar için zalimin garibanı ezmesine fırsat vermeyeceksin. Çünkü ADALET her zaman herkese lazım ve yaşamın ana temellerinden biridir.

Poliste en nihayet insandır. İlle ki etkilendiği olaylar olur. Hata da yapabilir fakat tarafların ortasında tarafsız olacak ve delilleri her iki taraf için de toplayacak. Vatandaş darda kaldığı zaman onun yardımına koşacak. Görevini tam olarak yapan bir polisin HIZIR dan hiç farkı yoktur. Çünkü polis haksızlığa uğrayanlar için vardır. Çünkü polis çaresizler için vardır. 

Yalnız şunu da unutmayacak; görevde karşılaştığı olayları iş yerinde bırakıp eve öyle gitmesi gerekir. Karşılaştığı olayları izinli günlerinde evine taşımayacak. Eğer taşırsa aile hayatı ve kendi hayatı zora girer. Çünkü polis öyle olaylarla karşılaşır ki, bırakın görevli zamanını, emekli olduktan sonra da düşünürse yaşamı yine de zora girer.

Benim de polislik hayatımda etkilendiğim olayların sayısı çok fazladır, fakat etki altına kaldığım olay pek azdır. İşte etki altına kaldığım olaylardan bir tanesi;

Daha bir haftalık kadar bir polistim. Adana Bağlar Karakolunda görev yapıyordum. Akşam üzeri Karakola bir bayan geldi. Kızını kaçırmışlar. Çok ağlıyordu. Benim de şahit olduğum ilk polisiye olaylardan biriydi. Kadına Cumhuriyet Baş Savcılığına gitmesini ve dilekçe vermesini söylediler. Kadın karakoldan ağlayarak çıktı gitti. Çaresizdi. Belkide parası da yoktu. Yok takibi şikayete bağlı suçlar mış ta, önce Savcılığa dilekçe vermesi gerekirmiş te.

Biz gündüz çalışanlar görevi gece gurubuna devrederek saat 20.00 de istirahata ayrıldık. Ziya Paşa Mahallesinde ki tek odalı bekar evime yürüyerek giderken, Mahfesığmaz köprüsünün ayağında aynı kadını gördüm. Adliyeye gitmek için dolmuş bekliyordu galiba. Yanına yaklaştım ve eline 10 tl tutturarak, “Taksi ile git ve gel teyze, zaman geçmesin” dedim. Çünkü bazı olaylarda tehirinde mazeret olabilir. Bir an önce sıcağı sıcağına yapılması gerekir. Kadın hiç konuşmadı. Gözlerime baktı ve parayı da avucunun içine aldı. Biraz geçtikten sonra dönüp bakınca kadın avucunu açmış paraya bakıyor ve ağlıyordu. Ben de olduğum yerde çok duygulandım. Çaresizliği herkes bilmez, çaresiz kalanlar bilir.

Ertesi gün tekrar göreve gelince gördüm, Savcılık şikayet dilekçesini Bağlar Karakoluna yanı bizim karakola havale etmişti. Erzurumlu Mukayit Polis Memuru Ersin kadının ifadesini almış ve Savcılıktan gelen dilekçe ile birlikte bir dosya oluşturmuştu. Merakımdan her şeyi takip ediyor yakından inceliyordum. Hele bu olay beni çok etkilemiş, ne olacak diye sonucunu merak ediyordum.

Her şey yazılıp çizildikten sonra Polis Ersin’e sordum "Ne olacak şimdi Ağabey?" dedim. O bir eliyle bıyıkları ile oynayarak "Şubeye yollayacağız. Hem bu işler göründüğü gibi olmaz. Belki de kadın kızını satıyordu, kız sermayesiydi, şimdi gidince öyle diyor." Dedi. Halbuki o kadının sermayesi olsa öyle fakir gariban mı olurdu? Evrakı Şubeye yolladılar. Ertesi gün kadın tekrar karakola geldi, bir isim veriyor. "Karataş ta filan köydedirler. Namusunuzun bahtına düşmüşüm. Kızım daha küçüktür. Onu kötü yola düşürecekler. Ne olur? Onu bulun ve kurtarın." diye yalvarıyordu. Dört beş gün geçti ses seda yok. Yanı kız bulunamadı. Kızın annesi kadın her gün bir adliyeye bir de karakola gelip gidip ağlayarak bulunması için yalvarıyordu. 

Bir sabah gece görevinden erken ayrıldım. Yanı anlayacağınız görevi terk ettim. Ceza karşılığı meslekten ihraç. Devriye arkadaşım Pütürgeli Mustafa'ya işim olduğunu erken gitmem gerektiğini ve soran olursa idare etmesini söyleyerek 2-3 saat erken eve gittim. Sivil elbiselerimi giydim. Sabahtan Karataş ın Kırhasan Köyüne dolmuşla ve yarı yolu on beş dakika kadar yaya yürüyerek gittim. Çünkü kadın kızının ve kaçıranların orada olduklarını söylüyordu.

Kırhasan Köyünde kadının ihbarda bulunduğu evi buldum. Küçük normal bir köy eviydi. Sabahın erken saatlerinde kapıyı çalar çalmaz hemen kapı açıldı. İçeriden kapıyı açan genç bir delikanlıydı. Belden yukarısı çıplak, sol tarafından etinin üstüne çıplak sokulmuş bir Dokuzlu Belçika tabanca kabzesi görünüyordu. Genç beni görünce birden şaşırdı kaldı ve kapıyı geri kapatmak istedi. Engel oldum ve polis olduğumu söyleyerek tabancamı çektim. “Kaldır ellerini.” Dedim ve o bocalamada hemen sol elimle belinden tabancasını çekip aldım. İkimiz birlikte içeri girerken gence kelepçe taktım. İçeride bazı sorular sorarken kapıya ‘tak tak’ diye dışarıdan tekrar vurdular. Kapıyı bu sefer ben açtım ve bir genç te dışarıdan geldi. Üzerini aradım silah yoktu. Onu da yakaladım. Zaten yer değişeceklermiş, içerde ki genç, o geleni beklediği için, beni o sanıp, kapıyı hemen onun için açmış.

İkisine de kazasız belasız bir kelepçe vurdum. Hemen muhtarı çağırttım. Kız yataktaydı, yatıyordu, onu da kaldırdık. Beni görünce ve polis olduğumu anlayınca ayaklarıma sarıldı. "Beni anneme götür, ağabey" diyordu. Muhtar bana çok yardımcı oldu. Arada bir oraya toplanan köylüler bana soruyorlardı; “Polisler en az iki kişi görev yaparlar. Sen neden yalnızsın?” diye. “Hepsi yolda bekliyorlar. Bir kısmı da çevrede.” Dedim ve bir traktör tutarak muhtarın da yardımı ile iki sanıkla kızı, muhtarla birlikte öğlene doğru Bağlar Karakoluna getirdik.

Bu bir infial oldu. "Amerikan Özel Dedektifleri gibi görev yaptın. Sen suç işledin." dediler. Ben zaten suç işlediğimi biliyordum. Her şeyi göze alarak kadına acıdığım için gittim. Yanı hissi davrandım. Allahtan her şey yolunda gitti de başıma bela almadım. Bu ve bundan sonra ki buna benzer olaylarda şahit oldum ki, vicdanen doğru bildiğini yaparsan hiç bir şey olmuyor. Düşünün bir çatışma olsaydı ve ben sağ kurtulsaydım kendimi kanunların elinden kurtaramaz, hapislerde çürürdüm. Fakat Allah yüzüme baktı ve hiç bir olay olmadı.

Sanık ve müşteki taraftarları, gazeteciler, amirler, polisler karakolu doldurdular. Kızın annesi gazetecinin birine "Hangi polis yakalamış?" diye beni sordu ve o kalabalıkta, karakolda avucunun içinde bana bir şeyler uzatıp duruyordu. Ben de kendisinin yanıma yaklaşmasına izin vermiyordum. Bir ara birden bire yanıma gelerek giydiğim dar kot pantolonumun cebine elini zorla soktu ve hemen çıkarıp yanımdan uzaklaştı. Ben de daha bir şey diyemedim. Cebime bir şeyler koyduğu kesindi. Zaten bakıldığı zaman  paranın kalıbı dışarıdan fark ediliyordu. Çevreme bir baktım ki herkes beni seyrediyorlar ve bıyık altından da gülüyorlardı. Utancımdan yerin dibine indim. Asayiş Şube Müdürü Adil Bey, Yardımcısı Emniyet Amiri Sami Bey, Karakol Amiri Başkomiser Yavuz Bey ve gazeteciler, herkes bana bakıyorlardı. Bekçi başı Okkeş Dayı bir çalım edip yanımdan geçti ve alçak sesle "Al al, o sana helal dir. Hem de kursağına değsin. Lazoğli" dedi.

Sonra tuvalette baktım; bir yüz lira, dört tane de on lira iç içe katlanmış ve kadın cebime toplam 140 tl koymuştu. Durumları müsait olsa belki o parayı yerdim. Veya daha fazlasını kendisi bana verirdi. Kadının kocası ölmüş, bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri filan satarak geçinmeğe çalışıyorlarmış. Çok fakir oldukları hallerinden belliydi. Ertesi gün hemşerisi olan Polis arkadaş Mustafa ile haber yollayarak kendisini karakola çağırdım ve parayı zorla geri verdim. Kadın ağlayarak yürüye yürüye evine gitti. 

Her hafta yeşil soğan, maydanoz, marul v.s poşete koyar ben almayacağımı bildiği için, karakolda olmadığım zaman, benim için Karakola bırakırdı. Ben Karakoldan tayın olup Cinayet Masasına gittikten sonra da kadının haberi olmadığı için o hala daha bu sebzeleri benim için karakola bıraktığını karakolda ki arkadaşlarım söylerdi.

Uzun bir zaman sonra Asayiş Şube Müdürü "Recep o kadın o zaman sana kaç lira vermişti? Öyle tahmin ediyorum ki sen o parayı yemedin, geri iade ettin galiba." diye sordu.

Olay Adliyeye intikal ettirildi. Kızı kaçıranlar 'zorla kız kaçırmak, küçük yaşta birini alıkoymak ve 6136 Sayılı Kanuna Muhalefet' suçlarından tutuklandılar. Kız annesine teslim edildi.


22 Eylül 2013 Pazar

şiir DEMİR CAN


Nerde bir ses duysam, döner bakarım,
Göremem ki, sen değilsin, Demir Can.
Ankara'da her yerde, seni arar sorarım,
Bulamam ki, sen değilsin, Demir Can.

Geldinde, geçtin gittin, bir melek gibi,
Büyüledin hepimizi, uçan kelebek gibi,
Sen bizleri bıraktın da, özlemedin mi?
İnanmam ki, sen değilsin, Demir Can.

Bekledim gelemedin, yoksun yanımda,
Nereye gitsem, sesin çınlar kulağımda,
Sanki birisi var, tutmuşum kucağımda,
Öpemem ki, sen değilsin, Demir Can.

Alışmıştık sabahları, sesinle uyanmağa,
Mis kokan saçlarını, öpüp te koklamağa,
Hiç imkan yok, seni sevip te bırakmağa,
Duramam ki, sen neredesin, Demir Can?
                                    Recep Ali Öztürk


21 Eylül 2013 Cumartesi

SUSHİ


Küçüklüğümden beri kedileri çok severdim. O zamanlar bir kedim vardı. Ama onun adı yoktu. İki yaşlarındayken yeni konuşmağa başladığım zamanlar 'hisi, hisi' diye çağırırdım onu. O daha yavruydu ve çok iyi arkadaşımdı. Annemle onun köyünde gittiğimiz tanımadığım bir evde 'Al götür' demişlerdi ve yavruların içinde güçlükle yakalamıştık. Yakalamağa çalışırken o, benim ellerimi hep tırmalamış, ısırmıştı. Çuvalın içine koyup getirmiştik bizim eve.

İlk zamanlar devamlı kaçmış ama sonraları bana alışmış, her zaman birlikte oynar, hatta geceleri koynuma girer, yatağımda beraber uyur, hiç ayrılmazdık. O uyurken 'pığ,puğ' diye sesler çıkarınca çok hoşuma gider ben de o seslerle uykuya geçerdim. Yolda birlikte yürürken birileri kovalasa, gelir benim kucağıma atlar, ben uzaksam o hızlı bir şekilde ağaçlara tırmanır, kendini sağlama aldıktan sonra döner geri, telaşlı bir şekilde bakardı. Otların başaklarını koparır onu yerlerde gezdirirdim ve o da hiç dayanamaz hemen onu yakalamağa çalışırdı. Elimde ot olmasa da o sırt üstü yere yatar, elimi ön ayaklarıyla tutar ağzına alır ısırır ve arka ayaklarıyla da yaralamadan hızlı bir şekilde tırnaklardı. Sonraları o ne oldu bilmiyorum.

Emekli olduktan sonra Azerbaycan-Bakü den bir kedi getirdi, büyük oğlum Murat. Yine bir kedim daha oldu. O çok kibar ve güzel bir hanımefendiydi. Onun pasaportu ve bir adı vardı 'SUSHİ'. Kendisi de adı olduğunu biliyordu. Çağırdığım zaman nerde olursa olsun hemen yanıma gelirdi. Veya 'Mav, mav' diye cevap verir, bana nerede olduğunu bildirirdi. Sushi da çok iyi arkadaşımdı. Ben ona sevdiğimi belli ederdim, onu öperdim ama o beni sevdiğini pek belli etmezdi. Her zaman gelip kucağıma çıkmaz. Hep uzak dururdu. Ben isterdim ki her zaman oynayalım, ama hayır. O öyle yüz vermezdi bana. Sadece sabah saat altı sıralarında yataktan kalktığım zaman kendi gelir kucağıma çıkar. Yarım saat kadar hırlayarak o pamuk gibi başını bana sürer, beni sever, kendini de bana sevdirirdi. Onunla her türlü oyunu oynardık.

Yanaklarından ve çenesinin altından, boynundan öperdim. O da beni ısırır gibi yapar, elimi, kolumu ağzına alır fakat asla ısırmazdı. Kesinlikle tırnaklarını çıkarıp zarar vermez. Bazen patisini yumruk yapar bana öyle vururdu. Bayağı da ağır eli var, acıtırdı. Eğer eve geldiğim zaman elimde market çantası varsa kendisine mutlaka sevdiği bir şeyi aldığımı bilir. Ben o poşeti açana kadar yakamı bırakmaz. İlle açtırır içine bakardı. Royal Conın mamadan başka mama yemezdi. Onu yediği zaman dudaklarını yalayarak gelir benim gözlerimin içine bakar ve teşekkür ederdi. Bilgisayar kullanırken üzerine oturduğum, açılır kapanır bir sandalye vardı evimizde. Üstünde minder vardı ve bilgisayar kullanırken ona otururdum. Ben o sandalyeye oturduğum zaman Sushi gidip gelip gözlerime bakar, bana bir şeyler anlatmak ister fakat ben bir türlü anlayamazdım.

Bir gün o sandalyede oturup bilgisayar ile uğraşırken yanıma geldi. Gözlerime bakarak bağırdı fakat yine anlamadım. Sağ ön ayağıyla ayağımdan tuttu ve beni çekmeğe başladı. Bir yere götürmek istiyor sandım ve yerimden kalktım. Öyle yapardı. Bana bir şey göstereceği zaman tutar beni çekerdi. O önde ben arkada beraber gider göstereceği şeyi gösterirdi. Bu sefer hiç bir yere götürmedi. Ben sandalyeden kalkar kalkmaz boşalan sandalyeye atladı ve ben kızıp aşağı atmayım diye de iki ön bacaklarını sandalyenin koluna sarıp kenetledi. Meğer sandalyeyi sahiplenmiş, beni kaldırıp sandalyede kendisi yatacaktı. Yaptığı hareket çok hoşuma gitti. Hemen yattığı yerde kafasını yukarı kaldırdım ve yine boynundan öptüm. O beni hala itiyordu. Kaldırır diye uzaklaşmamı istiyordu. Bazen kendisi yokken otursam dahi hemen gelir beni kaldırırdı ve kendisi aceleyle çıkar yatardı. Zaten o sandalye daha artık onun oldu.

Balkondan filan bakarken bahçede kuşları ve güvercinleri gördüğü zaman 'bıdı, bıdı, bıdı' diye çenesini oynatır, kendi kendine bir şeyler konuşurdu. Bir akşam üzeri bir muhabbet kuşu bağırarak havadan geldi balkonumuzun demirine kondu. Eşim kuşu yakaladı ve biraz sevdikten sonra havaya atarak salıverdi. O sırada Sushi yanımızda yoktu. İçerden sesimize hızla geldi ve eşimin kuşu saldığını görünce ona saldırdı, ayaklarını kanatmıştı. Kuş yakalamağı çok istiyordu fakat bir türlü beceremiyordu. Bazen askeriyenin uçakları bizim sitenin üstünden geçerken, o uçağı kuş sanıyordu ve balkonda arka ayaklarının üzerine şaha kalkıp öyle seyrediyordu.

Sushi çok akıllı anlayışlı karşı beri anlaştığımız bir hayvandı. Bir yaramazlık yapacağı zaman ‘Hayır Sushi.’ Dediğim zaman yapmazdı. ‘Hani Sushi?’ dediğim zaman yakalamağa çalışırdı. Dışarı çıktığı zamanlar yakaladığı çekirge başka canlıları da eve getirir, benim önümde bırakır. ‘Mağu, muğu’ diye sesler çıkarır galiba nasıl yakaladığını bana anlatırdı. Kutuların içine girmek çok hoşuna giderdi. Gördüğü her şeyi inceler bilgi sahibi olurdu. Eve bir misafir geldiği zaman mutlaka gelir uzaktan bakar onu bir kontrol eder, sonra gider yatardı. Yalnız bırakıp ta bir yere gittiğimiz zaman geri gelince evde bulamazdık. Hatta kayıp oldu diye telaşa kapıldığımız da olurdu. Biraz arayıp çağırdıktan sonra bir yerlerden usulca çıkar gelirdi. Bir gün takip ettik ki o yatak odasında örtünün altına girip orada saklanıyormuş. Bir sefer de dolapların başına çıkmış orada saklanmıştı.

Tatil yapmak için denize giderken veya bir kaç günlüğüne bir yerlere giderken yanımızda lazımlığıyla birlikte onu da götürürdük. O bize bakar aynen biz yaptıklarımızı taklit ederdi. Biz yokken geldiğimiz zaman görürdük. Yorganın altına girer, başını da dışarı çıkarır ve yastığa koyar adam gibi yatardı. 

İlk zamanlar 'gider evi bulamaz, aç kalır, ölür' diye hiç bahçeye çıkarmazdık. Bir gün bizden gizli balkondan atlayıp dışarı çıkmış. Bir daha geri dönmemişti. O akşam komşularla birlikte her tarafı aradık. Hiç bir yerde bulamadık. Ertesi günde akşam saatlerine kadar aradık, Sushi yoktu. Komşularımız bile onun için ağladılar. Daha ertesi gün evimizin balkonundan bakarak acaba nereye gittiğini düşünürken gördüm. Sitenin yol tarafından yukarı doğru telaşlı telaşlı geliyordu. Balkondan Sushi diye bağırdım. O orada durdu ve yukarı bana doğru baktı "Mağu, muğu, maw, muw" diye uzun uzadıya yine bir şeyler anlattı. Başına neler geldiğini kendi dilince bana anlattı fakat ben anlayamadım. Galiba Sitenin önüne gelen arabalardan birinin içine girip bir yerlere gidebildi ve sonra da geri zor gelebildi. Bana onu anlatmış olabilirdi.

Sushi evden bir daha kaçtı. O zaman üç dört gün bulamadık. Yine her tarafta aradık. Mahalle de bütün çocuklara duyurduk ve resmini dağıttık. Bulana 100 Dolar verecektik. Mahallenin çocukları 100 dolar alabilmek için Sushiye benzer bir çok kedi getirdiler. Ama o yok. Bulamadık. Dördüncü gün evimizin arka tarafında yangın merdiveni boşluğunda Susshiyi baygın buldum. Yaralıydı ve kuyruğunun yarısı yoktu. Elime aldım ve hemen Veterinere götürdüm. Ameliyat ettiler, boynuna boyunluk taktılar. O boyunluğu hiç sevmiyordu. On on beş gün sonra iyileşince boyunluğu çıkardığım zaman, o ön patileri ile boyunluğa bir kaç defa vurmuş, tırnaklarıyla delmişti. Sushiyi ya sokak kedileri veya köpekler yaralamıştı. Onun için daha bahçeye hiç bırakmıyorduk.

Bir gün evin arka balkonunu temizlerken Sushi de yanımızda sinekleri yakalamağa çalışıyordu. Birden balkondan aşağı atladı ve ağaçların arasından hızlı bir şekilde koşmağa başladı. O dışarı çıkmağı çok seviyordu. Bizi bir telaş aldı ve Hanım da Ben de, "Hayır Shuşi. Geri dön. Gitme. Kayıp olacaksın" diye arkasından bağırıyorduk. Onun biz görürken ilk defa bahçeye çıkışıydı. Biz daha hiç gelmez diye düşünüyorduk. Shuşi düşüncemizi anlamış olacak ki, ta ilerde olduğu yerde durdu. Geri döndü, bize baktı baktı ve koşarak balkonun altına geldi. Yerden zıpladığı gibi balkon demirlerine tutunarak içeri girdi. Bize ne anlattıysa "Mau, mavu, mauuuu" diye hızlı hızlı yine bir şeyler daha söyledi. Dili yok ya galiba geri geleceğini bize o şekilde anlattı. Yakalayıp sevmek istedim, yakalayamadım. Tekrar aynı yerden atlayarak çıktı gitti.

O günden sonra her gün yarım saat kadar çıkar dışarıda gezer, ot yer ve geri gelirdi. Sonraları yaşlandığı için artık balkon demirlerine atlayıp tutunamıyordu. Ben onu kapıdan çıkarıp, kapıdan içeri alıyordum. Bir zaman sonra Sushi dışarıdan geldi öyle telaşlı telaşlı kendi diliyle bana yine bana bir şeyler anlattı. Anladım, bir şikayeti vardı fakat ne? Ertesi gün kapıyı açtım ve dışarı çıkmasını istedim. O gitmedi. Gözlerime bakıyordu. Yalnız gitmek istemiyordu. Birlikte çıktık. Ben yanındayken O bahçede oturdu ve otları koparıp yemeğe başladı. Yandan üç tane sokak kedileri koşarak yanına geldiler ve ona saldırdılar. O kedileri kovdum. Sushi de benden arkalanınca arkalarından kovaladı. O günden sonra da dışarı hep birlikte çıktık. Biz ikimiz birbirimizi anlıyor, çok iyi bir şekilde anlaşıyorduk. Onu bilmem, fakat ben onu çok seviyordum.

Sushi bir zaman sonra topallamağa başladı. Biraz uğraştıktan sonra yakaladım ve ayağına bakınca anladım. Ön bacağının birinde tırnağı ters dönmüş, etine batmıştı. Ne kadar uğraştıysam bana elletmedi. Kıyametler kopardı. Her tarafımı tırmaladı. Ben de kendisine biraz bağırdım ve öyle küs Kızımla birlikte veterinere götürdük. Orada da herkese saldırdı. Bir türlü ayağını tutturmuyordu. Havlulara sardılar ve zorla, bin meşakkatle o etine batan tırnağını kestiler. Ayağı iyileşti. Topallaması geçti. Beş altı ay kadar geçtikten sonra tekrar aynı ayağı topallamağa başladı. Ben, o yine kıyametler koparacağını bildiğim için, öyle korka korka yakaladım. Kucağıma aldım ve ayağını tutunca, hiç ses çıkarmadı. Başını öbür tarafa doğru çevirdi ve o topalladığı ayağını bana uzattı. Kendisi ayağının ve benim tarafıma hiç bakmıyor öylece dinliyordu. Yine tırnak uzamış etine batmıştı. Makasla etine batan tırnağını kestik ve ayağı iyileşti.

Torunlarım geldikleri zaman onları kucağıma alıp sevmem çok ağırına giderdi. Onların yanında hiç yerinden kalkıp yanıma da gelmezdi. Yerinde yatar sadece gözleriyle takip ederdi. Torunlarımla ilgilenmemi hiç istemiyordu. Hem de evimiz de onun en çok sevdiği Kızım Yeşim'in düğünü olmuş o da evden gitmişti. Onu da hiç hazmedememişti. Sushi onları hep dert edip içine atıyordu. Ben halinden anlıyordum fakat intihar edeceğini hiç düşünmüyordum. 

Bir sabah yine her zaman olduğu gibi bahçeye birlikte çıkıyorduk. Kapının üstünde durdu. Geri döndü ve yine bana "Mavu, mau, mavu" diye bir şeyler anlattı. Ön ayaklarını havaya kaldırıp işaretler etti. Daha önce hiç öyle etmezdi. Anlaşılan bana vedalaştı. Dışarı çıktık. Ben yola arabanın yanına kadar gittim. Siteye, içeri getirip park edecektim. O zaten benim arabamı tanıyordu. Kapısını açtığım zaman, gelir, içine girer, kurulur ayaklarını da uzatır ve dışarıları seyreder, öyle gezerdik. Bu sefer hiç öyle yapmadı. Benim peşimden gelip arabaya binmediği gibi, arabanın yanına da hiç gelmedi. Oradan geçmekte olan kara büyük bir köpeğin birden önüne atlayıp ona saldırdı ve ben yanlarına koşana kadar o intihar etti. Olay beni çok etkiledi.