SAYFALAR

16 Şubat 2020 Pazar

BU KUŞ

İlkbahar aylarından biriydi. Üç veya dört yaşlarında küçük çocuktum. Eski evimiz çubukla dokunmuş, üzeri toprakla sıvanmış, Büyük Dedem Yakup tarafından ilk defa köye gelip yerleştikleri zaman yapılan kerpiç bir evdi. Hatta ‘Ğayat’ dediğimiz salon kısmına geçerken kapının her iki yanlarında yerden tavana kadar küçük dolap gözleri vardı. Evin üst kısmına da ‘Onçğone’ derdik.

Ben gündüz evde yalnız kaldığım veya her fırsat bulduğum zaman o dolap gözlerine basarak ta evin çatı katına çıkar, eskiden kalma bir şeyler arardım. Orası biraz karanlık ve açık ateş yandığı için 'Çola' dedikleri kurumla kaplı olduğundan, mutlaka yüzüm gözüm simsiyah kurum olur fakat mutlaka da hoşuma giden bir şeyler bulurdum.

Bir seferinde bir tabanca kılıfı ile bir de namlusu ve el kundağı kesilmiş tabanca şekline getirilmiş tek fişek atan, bir tüfek bulmuştum ve çok sevinmiştim. Çocukluğumdan beri silahları çok sever, hatta şemsiye demirlerinden kendim bile ‘evzalı’ dedikleri silahlar yapar, barutla doldurur, düğünlerde patlatırdım. O bulduğum tüfeğin yayları çürümüş çalışır durumda olmadığı halde ben büyüyünceye kadar saklamıştım. Çok sonraları anladım ki o tüfek İngiliz yapımı Hanry Martini marka Levir Ekşin şeklinde çalışan bir tüfekti. Demek oluyor ki Dedem Ali veya Babası yanı büyük Dedem Yakup bu tüfeği keserek belde tabanca gibi taşınır hale getirmiş ve öyle kullanıyormuş.

Daha sonraları bu eski evi onarmak için, Babam Lazlardan Mutinoğlu Hilmi Amca’yı usta olarak getirdi. Bu evimizin üst kısmını tamamen yıktılar ve biraz daha büyüterek taş dolma ev yaptırdı. O esnada odaların hepsini de donattırdı. Taş dolmaları derede sert taşlardan ustalar kırdılar ve onları dik dörtgen şekline getirip, imece usulü ile kapımıza komşularla hep birlikte taşıdılar. Ev üzerinde daha önceden hazırlanan yerlerine ustamız olan Hilmi Amca yerleştirdi. Bu dolma taşların çevresini de beyaz kireç harcı ile sıvayıp beyaz görünmesini sağladı. 

İç kısımda da salon kısmına geçmek için kullanılan kapıyı çift kanat kapı yaptırdı. Hilmi Amca oralarda çalışırken ben de her yaptıklarına dikkat ediyor, peşlerine dolanıp duruyordum. “Bana bir çift çorap vermezseniz bu kapıyı çivi ile çakacağım ve salona giremeyeceksiniz.” Diyordu. Ben de ağlıyordum. Babam duyunca “Çocuğu korkutup ağlatma.” Diye uyarmıştı Hilmi Amca’yı. Sonra O da beni sevmiş ve kandırdığını söylemişti. Sonraları köyün camisine gittiğim zaman gördüm, Hilmi Amca camide imamlık ta yapıyordu.


Tabi bizim evde usta çalışırken işlerini bitiren veya evde işlerinden kaytarmak isteyen komşularda gelir, ustanın yanında toplanırlar, her türlü muhabbeti ederler, eğlenirlerdi. Bir taraftan da bazen Babama yardım ederler, bir kişi yüksek tezgahın üstüne çıkıp üstten, bir kişi de alttan çeker hızar biçerler, evde kullanmak için tomrukları tahta ederlerdi. Oturdukları zaman ettikleri muhabbetleri dinlemek benim çok hoşuma gittiğinden bende tabi hiç birini kaçırmaz, her söyleneni can kulağıyla dinler, her yaptıklarını da takip ederdim.

Bir akşam üzeri evleri hemen evimizin yakınında olan komşumuz Yusuf Amca geldi. Ona Hafızın Yusuf derlerdi. İyi bilmiyorum fakat Dedesi filan hafızlık yapmış olabilir. O gün ustalık yapan Hilmi Amca gelmemişti. Usta olmayınca Yusuf Amca da pek eğleşmedi. Ben kendisine bir iskemle verdim, hemen evin önünde bir ot bardisinin yanında biraz oturdu. Babamı bekledi fakat Babam da gelmeyince kalktı gitti. O zamanlar güz aylarında evin yakınlarına kazıklar dikilir, kışın hayvanlara vermek için, toplanan otlar bu kazıklara sarılır, uzun süre bekletilirdi. Buna ‘bardi’ derlerdi. Otlar bardi yapılarak öylece İlkbaharlara kadar saklanırdı çünkü yağmur suları bardinin içine giremez, otlar çürümeden uzun süre kalırlardı ve lazım olduğu zaman bardiden bağ bağ alınır hayvanlara verilirdi. Bu nedenle evimizin yakın çevresinde ot ve hayvanların altlarına sermek için eğrelti otu bardileri de bulunurdu.



Ertesi gün aynı saatlerde Yusuf Amca tekrar geldi. Akşam olmuş, usta sofrada yemeğini yiyordu. Israr etmelerine rağmen Yusuf Amca sofraya oturmadı. Kapıda ki o bardilerin yanında düzlükte oturan diğer adamların yanına gitti ve selam verdikten sonra oturdu.

Oturanlardan bazıları babamın kaçak tütününden sardıkları sigarayı içiyorlardı. Yusuf Amca sigara içmezdi. Babamın da kocaman tütün tabakası ve kav çakmağı düzde bir iskemlenin üzerinde dururdu. Her gelen eline alır, açar, tabakanın kapağını sol elinde dört parmakları arasında tutar. Baş parmağı ile işaret parmağı arasına içinde bulunan beyaz küçük sigara kağıtlarından bir tane alır. İçine tütün koyar. Kağıdı kıvırıp tütüne sardıktan sonra üstte kalan kısmını dili ile ıslatır ve alt kısmına yapıştırır, bir sigara sarardı. Tabakayı kapatıp tekrar eski yerine iskemlenin üstüne atarlardı. Sardığı sigarayı ağzına götürür, iki dudaklarının arasında tutar. Sonra yerden ‘Kav Çakmağı’ nı alırdı. 

Kav Çakmağı, Yün ipliğinden örülmüş bir kesede olurdu. İçinde ki malzemelerin dökülmemesi için uzunca bir parçası ve ipi olurdu. Kullanacakları zaman bu ipi çözer, kesenin örme kapağını geri çevirirler. İçinde bir parça kav, sert bir küçük taş parçası ve demirden özel yapılmış ‘B’ harfine benzer küçükçe bir demir bulunurdu. Kopardıkları küçük kav parçasını o küçük çakmak taşının üzerine koyup sol elleri ile tutarlar ve sağ elleriyle o demir parçasını taşa kuvvetli bir şekilde yukarıdan aşağı doğru vurarak, çıkan kıvılcımların kavı tutuşturmasını sağlarlardı. Kav tutuştuğu zaman etrafa çok tatlı bir koku yayılırdı.

Tutuşan kavı sigaranın ucuna koyarlar ve yanmasını sağlayıp sigaralarını içerlerdi. Hemen Yusuf Amcadan başka orada olanların hepsi bu şekilde birer sigara sarıp kav çakmağı ile yaktılar. O zamanlar çay içmek yoktu. Çayı hiç kimseler bilmezdi. Hatta çay tohumu bile yoktu. Gelen misafirlere meyve ikram edilirdi. Babaannem üzüm pekmezi şerbeti etti ve getirip herkese verdi. Hatta ben misafirlere yetişmez diye önce almak istemedim fakat Babaannem beni çok sever ve büyük adamlardan hiç ayırmazdı. Bu da benim çok hoşuma giderdi. Bana da almam için ısrar edince ben de aldım ve o büyük adamlarla birlikte içtim.

Şerbeti içerken Yusuf Amca anlatmağa başladı. Babamın ismini vererek orada bulunanlara anlatıyordu. “Çe Veyis, dün akşam ben yine geldim de sizler yoktunuz. Tam akşam üzeriydi. Aynı bu yerde bardinin yanında tek başıma biraz oturup sizleri bekledim de, o zaman ha bu taraftan, ha böyle bir kuş geldi. Az kalsın yüzüme çarpacaktı. Ben kafamı ha böyle yana kaçırdım, çarpamadı. Yakalamak için elimi bir iki defa uzattım fakat yakalayamadım. Şu tarafa doğru çok hızlıca uçtu gitti.” Dedi. Orada olan herkes yüksek sesle gülüştüler. Bizim oralarda adettendir bir şey anlatılırken erkeklere 'Çe', kadınlara 'Ka' diye hitap ederlerdi.

Yusuf Amca ömrünün çoğunu İstanbullarda geçirmiş, çok maceralar yaşamış bir insandı, onun için anlattıklarına pek inanmazlar ‘ilaveli konuşuyor’ derlerdi. Hilmi Amca hemen söze karıştı ve “Yahu Yusuf ha böyle olur olmaz konuşuyorsun da, senin için ‘yalancıdur’ diyorlar. Hiç öyle bir şey olur mu? Kuş havadan uçarak gelip te yerde ki insana çarpar mı? Veya havada uçan kuş hiç el ile yakalanır mı?” dedi.

Daha sözünü bitirmişti veya bitirmemişti ki, kimsenin konuşmasına fırsat kalmadan bir mucize oldu. Havadan o kuyruğu dikine olan, bizim oralarda ‘çurça kuşu’ dediğimiz çalıkuşu, orada oturanların arasından geçerek hızla tam Yusuf Amca’nın önüne geldi. Yusuf Amca birden sağ elini havaya kaldırdı ve hemen önlerinde ki bardinin tarafına doğru bir kez salladı. Hiç kimse ne olduğunu anlamadan, sol elini de getirerek, sihirbazların yaptığı gibi, sağ el avucundan sol eline küçük tüylü bir şey aldı. Gülerek orada oturanlara uzattı ve; “Aha işte bu kuş idi da.” Dedi. Sol elinin içinde kurtulmak için çırpınan ve çeşitli sesler çıkaran küçük bir kuş vardı. Yusuf Amca o bir gün evvel aynı yerde gördüm dediği kuşu havada eliyle yakalamıştı galiba.

Herkes hayretler içinde şoke oldular ve bir iki dakika hiç sessiz Yusuf Amca ya bakarlarken, Yusuf Amca yine sessizliği bozdu. Elinde ki yakaladığı o kuşu Hilmi Usta'ya uzatarak “Hilmi sen anlarsın, al buna bir bak, bir incele ki gerçek kuş mıdur? Yoksa değil midur?” dedi. Kuşu elden ele gezdirdiler ve orada bulunanların hepsi baktılar. Gerçek çalıkuşu. O zavallı hayvanda hala canlı ellerinde çırpınıyor, kıyametler koparıyor, kurtulup serbest kalmak istiyor, kalbi küt küt atıyordu. 

Kuşu serbest bıraktılar. Bağıra bağıra uçarken havada birde pisledi ve hemen yandaki armut ağacının dalına kondu. Uzaklaşmadı. Hem zor sesle bağırıyor, hem de dönmüş orada oturan bizlere bakıyordu. Kendisi gibi başka bir kuş daha geldi. Bizler oradan gidinceye kadar bağırıp durdular. Hilmi Amca ayağa kalktı ve Yusuf Amca'nın boynuna sarılarak “Senden çok özür dilerim, Yusuf.” Dedi. Diğerleri ise “Yusuf sen bir numara yaptın. Yoksa böyle bir şey olamaz.” Diyorlardı ve bir türlü inanamıyorlardı. Karanlık olunca da herkes kalkıp evlerine gittiler.

Ben ve ben den beş yaş kadar büyük olan İrfan Ağabeyim ertesi gün akşam o saatlerde yine o ot bardisini gözlüyorduk. Çünkü bu olanları o küçük aklımızla çok merak ediyorduk. Aynı saatlerde aynı kuş tekrar geldi. Yan tarafta ince bir erik dalına kondu. Kafasını ve kuyruğunu sallayarak sağa sola bakıp etrafı gözledikten sonra birden bardinin içine girdi. Arkasından biz de o girdiği yerin önüne gittik. Bardide ki ot bağlarını usulca aralayınca mesele anlaşıldı.

Orada kuşun yuvası vardı. Yanında kendi gibi başka bir kuş daha vardı. Sarılmış yatıyorlardı. Bizden ürkmüş olacaklar ki kuşlar uçtu gitti. Yuvada üç tane tüylenmemiş yavruları vardı. Onlar orada kaldı. Kuşlarda uçup uzaklara gitmediler. Hemen yakında ki daldan dallara konup kıyametleri kopardılar. Nerdeyse bağıra bağıra kafalarımıza çarpacaklardı. Demek ki dün bu kuşlardan biri yuvasına gelirken bu anlattığım olaya sebep olmuştu.

Yorumlar:

Ayşe Şimşek
Ellerine emeğine sağlık harika anılar Recep abi çok güzel olmuş heyecanla sonuna kadar okudum süper siz bu güzel anılarını zi bir kitapta toplayın ben ce
Mustafa Münir Atagün
Teşekkürler, Recep
Hepimizin yaşadıklarını ne güzel yazıyorsun. Cengizin Ablası Hadiye ablanın düğününde bizim evin ğayat’i çöktü, millet ağer’in üstüne düştü.
Kuşların evcilleştirilebileceğini ben de yaşadım. Yıllar önce Ankara da pencereye gelen güvercini eve alıp besledim. Git diye gagasına vuruyordum, gitmiyordu.
Hanım kirletiyor diye kızıyordu.
Halime Gülten Çepni
Hocam sen yazar olmalıymişin çok gğzel yaziyorsun bir kitap yazssana çok zevkle okuruz çocukluğumuzu yaşiyoruz okurken elşne sağlık
TC Mehmet Telci
HERZAMANKİ GİBİ MUHTEŞEM AĞABI YÜREĞİNE SAĞLIK
Hediye Akkaya Ergüven
Gene hikaye tadında bizlerin de yaşadığımız şanslı o canım eski anıları okuduk..
O3xone..xayat ( cumba) şimdiki. Ya o hepimizin saklandığı ve bazan yarsmazlukla yaktıgimiz bardi..Çocukluğumuzun güzel anıları canlandı. Yüreğine sağlık abi 🖒
Recep Öztürk
Geçen sefer yeni yazacağımı merakla beklediğinizi yazmıştınız. Takdirleriniz için çok teşekkür ederim. Güzel kardeşim. Her şey gönlünüzce olsun.
Ahmet Akyaşar
Teşekkürler,çok güzel.Heyecanla ve zevkle okudum.
Mustafa Emiroglu
bardıyı biliyörüm,hatırladım,
Yıldız Gülten Akdeniz
Recep ali abi ağzına ,kalemine sağlık çok güzel yazmışsın. Selam ve sevgiler.
Nejla Aslan
Çok güzeldı çocukluğumu bir kez daha yaşadım
Hanife Çamlıca
Çok güzel.çocukluğum aklıma geldi.nerde o günler.nerde o yaşantılar.buldukça şımardık.dostluklar,akrabalıklar,komşuluk da kalktı.şimdi de evde oturuyoruz.rabbim en kısa zamanda normal yaşantımıza dönüştürsün inşallah.
Avni Ertaş
Çurça....bir hikaye dinlemiştim.. babam anlatırdı.. örnekleme tadında...
Allah ceza olsun diye bu kuşu yanına çağırmış veee...bana bir dal parçası getir..ne uzun...ne kısa ne de orta boy olsun... demiş..... işte o gün bu gündür.... sürekli çalılık larda gezinir durmuş....
Namık Kemal Bayraktar
Çocukluğumuzun köy yaşantısı için çok değerli bilgiler içeren yazınızı ilgiyle okudum,kaleminize sağlık.Komşu köyden olduğu için Hilmi ustayı çok iyi hatırlıyorum.Sevilen bir insandı.Hepsine Rahmet diliyorum.
Namık Kemal Bayraktar
Recep bey teşekkür ederim.Yazmaya devam edln.Umarım iyi günlerde yeniden görüşürüz.Selam ve sevgiler.

12 Ocak 2020 Pazar

İNANDIRAMADIM

Bilmiyorum sizlere hiç oldu mu? Hayatta hiç aldandınız mı? Veya kesin gözlerinizle gördüğünüz bir şeyi, başkalarının telkini ile ‘acaba yanlış mı gördüm veya yanıldım mı’ diye düşündüğünüz hiç oldu mu? Şahsen bana çok kereler oldu. Bazen gerçekten yanıldığım da oldu fakat çok kere de gerçek olduğu halde, o olayın olmadığını bana zorla kabul ettirdiler. Zorla deyince kaba kuvvetle değil de telkinle, söyleyerek. Bir seferinde kendimden gerçekten şüphelendim ve başka zaman birkaç defa, başka benzer olaylar ile sağlıklı olup olmadığımı anlamak için kendimi test ettim. 

Ben Rize Fındıklı Ihlamurlu Köyündenim. Bu köyde doğup büyüdüm. Çocukluğum ve gençliğimin ilk yılları bu köyde geçti. Şimdi ise Ankara’da evim var. Kışın orada, Yaz aylarında Rize de ki bu köyüme gidip dört beş ay orada kalırım. Babamdan bana kalan eski ev de ben dışarda olduğumdan ilk zamanlar büyük ağabeyim kalırdı. Ben her köye gittiğim zaman ağabeylerimden birinin yanında kalırdım. Daha sonra onlar kendilerine ev yaptırdılar ve eski bana ait olan evi boşalttılar. Bu nedenle eski ev uzun süre boş kaldı. Daha sonra bu eski evi, yeniden yaptırarak ben kullanmağa başladım.

Evimi yaptırmadan beş altı yıl kadar önce Bir Kurban Bayramının arife günü Ankara dan köyüme gittim. Eşimle birlikte İrfan Ağabeyimin evine yerleştik ve ben, biraz yukarıda olan virane kalmış, eski evimi gidip görmek istedim. Eşim yorgun olduğunu ve karanlık olduğunu ileri sürerek benimle gelmek istemedi. Ben tek başıma yukarı çıktım. Avlusunda daha önceden sakladığımız anahtar ile kapısını açtım ve içeri girdim. Salonu ve bütün odalarını dolaşarak elimdeki fenerle kontrol ettim. En azından eski anılarımdan bazılarını hatırlamağa çalıştım. Her şey normal, uzun zamandan beri boş duran ev biraz yağmurdan hasar görmüş tahtaları çürümüşse de yıkılmamış. İyi. 

Merdivenlerden indikten sonra bizim eski evlerin alt kısmında hayvanları bağladığımız ahır denen kısım bulunur. Ahırın kapısını açıp kapı üzerinden elektrik tutarak içeri öyle bir baktım. Baktığım zaman da içeride, sağ tarafta siyah renkli bir inek bağlanmış, ayakta duruyordu. Hayvan ben gidince hatta geri döndü, bana baktı. Tam hatırlamıyorum fakat belki de bir de bağırdı. Benim ahırıma izinsiz kim inek bağlamıştı? Geri ahırın kapısını kapattım ve aşağı kalacak olduğum yere İrfan ağabeyimin evine indim.

O ineğin kime it olduğunu sordum. Ağabeyim İrfan bilmediğini belirterek, "Bağını çözüp dışarı atsan." dedi. Yeğenim Yılmaz, orada inek olmadığını, gözüme göründüğünü söyledi. Demek ki onların da haberleri yokmuş. Çünkü benim orada ki arazilerimden ve evimden onlar sorumluydu. Ben tabi gözlerimle gördüğüm için iddia ettim. Yeğenim Yılmaz da 'yok' dedi. O kadar merak ettim ki, acaba yoktu da ben gerçekten öyle mi gördüm? Yanıldım mı? diye. Onları da alıp eve bir daha çıkıp ineği onlara da gösterecektim fakat çok yorgun olduğumdan üşendim, bir daha çıkamadım ve yattık. 

Ben yorgunluktan doğru dürüst uyku da uyuyamadım. Sabah bayram namazı kılmak için camiye çıkarken, akşamdan ahırımda iple duvara bağlı olarak gördüğüm ineği Ağabeyime de göstermek için birlikte benim evime geçtik. Ama çok enteresan, o akşamın gördüğüm inek ahırda yoktu. İnek değil hiç bir başka canlı da yoktu. Yerini inceledim, ip bağı olmadığı gibi bağlandığına dair bir emare de yoktu. Gerçekten akşamdan inek olsa, o saatte kimse gelip ineği götüremezdi. En azından bağlandığı ip orada olurdu. Hiç bir şey yok. Hay Allah ne ise. 

Camiye çıkıp bayram namazını kıldıktan sonra geri eve indik fakat bu gördüğüm inek devamlı benim aklımı kurcalayıp duruyordu. Acaba ne olmuştu? Ağabeyim de ineği göremeyince gece karanlıkta gözüme öyle göründüğünü söylüyordu. İş şimdi maddi varlıktan çıkmış maneviyata dökülmüştü. Durup dururken insanın gözüne inek görünür muydu? Çıldıracaktım. O koskoca inek hakikaten benim gözlerime mi görünmüştü? Yoksa yalan dediğimi yüzüme karşı söyleyemiyorlar, bana öyle mi diyorlardı? Kesinlikle ahırda inek olmadığını, benim gözüme göründüğünü iddia ediyorlardı. Halbuki siyah renkli bir ineği, benim evimin ahırında sağ tarafta ip ile bağlı olduğu halde gözlerimle görmüştüm. Her kime anlattıysam fikir yürütmüyorlar sadece gülüp geçiyorlardı.

Bu olayı çok düşündüm. Her karşılaştığım yerde herkese anlattım. Bu sırada eşimde bu olayın üzerine bu kadar çok düştüğümden sıkılmış olacak ki, onların tarafını tuttu ve ‘biz o akşam eve birlikte çıktık, inek filan yoktu.’ Dedi. İnsanın en çok inandığı ve güvenebileceği kişi eşidir. O da öyle söylediğine göre yanlışlık galiba bende diye düşündüm fakat o akşam eşim yanımda eve çıkmamıştı. Yanılıyor veya başka bir günün akşamını hatırlıyor olabilirdi. Öyle düşündüm ve o düşünce beni biraz rahatlattı. Allah Allah ben ineği iki gözlerimle kendim görmüştüm. Şimdi kendi gördüğüme mi inanayım, yoksa onların anlattıklarına mı, 'yok canım gözüne göründü.' demelerine mi inanayım? Yoksa delirdiğime mi? Hangisine?

Üç seneden fazla zaman geçti. Olay zaman zaman aklıma geliyor, düşündükçe de çok merak ediyordum. Uzun zaman hafızamdan silinmedi. Aslı da anlaşılamadı. 

Bir gün Eşim, Ben ve Yeğenim Osman ile köyde ki evimin balkonunda otururken, hala daha boş olan ahırın kapısı kendiliğinden geriye doğru açıldı ve komşunun köpeği ahıra girmek istedi. Biz köpeği kovarak oradan uzaklaştırdık ve ahırın kapısını kapattık fakat bu inek olayı da benim aklıma geldi. Yanımda ki Yeğenim Osman'a üç sene önce olan bu inek meselesini anlattım. Demek ki daha önceden başkalarından bu konuyu duymuş olacak ki, bana ne dedi biliyor musunuz? “ Ya.. Amca ertesi gün bayramdı ya. Ben kurbanlık aldığım ineği getirdim, gece senin bu ahırına bağladım. Dört beş saat durduktan sonra sabah olmadan alıp kurban keseceğimiz yere, Lazlık ta ki Mollaloğlu Ömer’in kapısına götürdüm. Sen Ankara’da ki adam gelip, o ineğe burada hemen nasıl rastladın? O akşam ineği senin ahırına ben bağlamıştım.” Dedi.

Ahah.. Allah Allah..sanki yeniden dünyaya geldim. Durdum. Yüzüne iyice baktım ve “Nasıl oldu bir daha anlatsana.” Dedim. Defalarca anlattırdım Yeğenim Osman'a. Sonra da “Doğru anlatıyorsun değil mi yeğenim?” diye sordum ve her iki yanaklarından öptüm. Bilmiyorum. Belki benim gönlümü yapmak için yalan anlatmiş ta olabilirdi fakat o anlattığı bana yetti. Anlattığı da doğru. Ben ondan sonra kendisine de kendime de inandım ve güvendim. Delirmemiştim. Bende her hangi bir noksanlık yok. Sadece gözlerimle gördüğüm bir olayı hiç bir kimseye inandıramamıştım.        

31 Aralık 2019 Salı

HANİFE VE TAŞÇI ALİ

Çok uzun yıllar önce 1300 yıllarında büyük göçle birlikte Hazar Denizi Kıyılarını terk eden bir gurup Akkoyunlu Türk'ü, Aras Nehrini takip ederek Horasan üzerinden çok zorlu ve uzun bir yolculuktan sonra sağ kalanlar Hemşin'e gelirler. Burada 1870 yılına kadar hep birlikte yaşadıktan sonra Ali ve Hasan Çavuş isimli kardeşler Hemşin'den de göç ederek şimdi ki Rize Fındıklı'ya bağlı Ihlamurlu, eski adı Ğayna, sonraları Yukarı Zuğu olan Köye gelerek yerleşirler.

Okumuşoğulları'ndan ayrılan Ali ve Ataları taş ustası olduğu için kendinden sonra gelenler Taşçıalioğlu olarak tanınırlar. Atalarından gördükleri gibi Ihlamurlu da da erkek çocuklarından bir tanesine mutlak babalarının adlarını takarak nesillerini öyle devam ettirmeğe çalışırlar.

O zamanlar sahipsiz olan Zuğu da ki çorak arazileri kendilerine yurt tutarak imar ederler ve o kanunsuz, nizamsız zamanlarda hiç kimsenin işlerine karışmaz, kendi işlerine de kimseyi karıştırmaz, bağ ve bahçe işlerinin yanında, büyük ve küçük baş hayvancılık ta yaparak, kimselere muhtaç olmadan geçinir, kazasız, belasız, namuslarıyla yaşamlarını sürdürürler.

Eskiden Doğu Karadeniz Bölgesinde düğün yaparak pek evlenen olmaz, kız erkek birbirlerini sevdiler mi anlaşır, gençlik aklı işte, birlikte kaçarlar ve evlenir, yuva kurarlarmış. Kaçtıktan sonra araya hatırlı adamlar girerler aileleri barıştırır, öylece hısım akraba olurlarmış. Bazı aileler de barışmaz, aralarında ki husumet ilelebet devam eder gider. Bazen de kaçırılan kızı geri alır, başka birileri ile evlendirirler, bu yüzden birbirlerini öldürme olayları da çok olurmuş.

Benim iki ağabeylerim Burhanettin ve İrfan da, ben o zamanlar çocuktum, anne babaları vermedikleri için Şükriye ve Meryem Yengelerimi ikisi de zorla kaçırdılar ve sonradan barışarak hısım oldular. Hem de öyle iyi hısım oldular ki her ikisinin de kayınvalideleri diğer eniştelerinden çok benim ağabeylerimi severlerdi.

Zuğu'ya gelip yerleşenlerden Yakup, iki erkek çocuğundan büyüğüne Ali adını koyar. O da Taşçı Ali diye bilinir. Ali sekiz-dokuz yaşlarına geldiği zaman Babası Yakup askere gider, Balkanlarda savaşır ve bir daha geri dönemez, şehit olur. Kardeşi Recep ile birlikte bir müddet yaşadıktan sonra Kardeşi Recep’i de bir kaza neticesinde kayıp eder. Recep ağaçtan düşerek ölür. Bu arada Ali büyür delikanlı olur. İki metreye yakın boyu ile, ince yapılı, esmer, çok yakışıklı, çok çekici, gözü kara, çakı gibi, bir delikanlı. Herkesin yardımına koşar. Herkese iyilik yapar. Kimsenin kalbini kırmak istemez. Düğünlerde, yaylalarda, imecelerde, kısacası her gittiği yerlerde, horonlar oynatıp, hoş sohbetler ve espriler yaptığı için herkes tarafından tanınır, sevilir, aranan bir kişi ve herkesin ilgi odağı olur.

Katıldığı meclislerde herkesi etkileyip kendine hayran bıraktığı için haliyle genç kızların da hepsi ona ilgi duyarlar. Onu celp etmek için çaba sarf ederler. Taşçı Ali'nin ise kızların içinde, Aşağı Zuğu Köyünde İslamoğlu Mahmut'un Kızı Hanife Hanıma gönlü düşer. Ona aşık olur ve Onu çok sever. Gözleri Hanife'den başka hiç bir kızı görmez. Hanife Hanım on sekiz yaşlarında, o da güzelliği dillere destan, dünya güzeli bir kızdır ve O da Taşçı Ali'yi çok sever. Her gittikleri düğün ve imece yerlerinde türküler yakar, sevdadan yandıklarını, gizli gizli göz göze gelip, ilk fırsatta birbirlerine beyan ederler. Onların sevdaları dillere destan olur, o civarlarda bilmeyen kimse kalmaz.

Bu büyük sevdanın sonunda Taşçı Ali gönlünün sultanı Hanife ile evlenmek için önünde bir engel olmadığını düşünür ve bir elçi yollayarak ailesinden Hanife'yi istetir. Hanife'nin babası Mahmut, kızını bir çok defa istemelerine rağmen Taşçı Ali'ye bir türlü vermez. Bu evliliğe karşı çıkarak hiç sıcak bakmaz ve kızı Hanife'yi başka birisi ile evlendirmek ister. Hanife kendisini başkasına vereceklerini anlayınca, iki gözü iki çeşme ağlayarak, yengesiyle Taşçı Ali'ye haber yollar. 

Hanife’nin yengesi görümcesinin gizli gizli ağlamalarına hiç dayanamaz, ona çok acır ve kavuşmaları için yardım etmek ister. Kimselere görünmeden, gider durumu Taşçı Ali'ye anlatır. Taşçı Ali sevdiği kız Hanife'yi başkasına vereceklerini duyunca çılgına döner. Bir gece gizlice evlerine giderek, adama saldıran, vahşi köpeklerini et ile kandırıp ahırda hapsettikten sonra Hanife'yi pencereden çıkarıp kaçırır. Mahmut, Oğlu Hasan Çavuş ve adamları, Taşçı Ali ile Hanife'yi her tarafta ararlar fakat hiç bir yerde bulamazlar. Onlar esas evlerinde değil de önceden Ali’nin Okura da ormanda yaptığı, yerini hiç kimsenin bilmediği, sonraları mezra olarak kullandıkları, küçük bir kulübede saklanırlar.

Aradan biraz zaman geçtikten sonra meydana çıkarlar ve evlenirler. Evlenirler fakat bir taraftan da hiç iyi etmezler. Çünkü Hanife'nin babası Mahmut çok onuruna düşkün ve belalı bir adamdır. Af etmeyecek, icabında hem Taşçı Ali'yi, hem Kızını ikisini de öldürecek. Zaten o zamanlar kanun, nizam yok, her şey kaba kuvvet ile halledilirmiş. Oğlu Hasan Çavuş ile birlikte Taşçı Ali'yi öldürmek için bir kaç defa yolunda pusu kurup avlamağa çalışırlar fakat Hanımı Hatice Hanım her defasında kurdukları pusuyu Ali'ye haber verir, bir türlü yakalayamazlar. Aslında Ali'nin kaynanası Hatice Hanım da Eniştesi Ali'yi çok severmiş te Kocası Mahmut'un korkusundan belli edemezmiş.

Onlar kalabalık ve çok dişli insanlar. Hanife Hanımı geri alabilmek için her yola baş vurur, her türlü tehdidi yaparlar ama başaramazlar. Zavallı Taşçı Ali tek başına garibanın biridir ama ölümü göze alır, karşı durur ve sevdiği kız Hanife Hanım’ı bir daha asla geri babasına teslim etmez. Korku ile ikisi birlikte bir zaman daha yaşamağa devam ederler.

O zamanlar onların Köyü de Zuğu. Yanı Taşçı Ali'nin Köyü Yukarı Zuğu, Hanife’nin Köyü Aşağı Zuğu, ikisi de komşu köylermiş. Şimdi ki Sulak Köyü. Aralarında vurgun olmaması için Aşağı Zuğu Köyü Muhtarı Bayraktaroğlu Kazim ve Köy İhtiyar Heyeti devreye girerler. Taşçı Ali ile kız tarafı Hanife'nin babası Mahmut ve oğlu Hasan Çavuş'u barıştırmağa çalışırlar. Mahmut ve Hasan Çavuş barışmağı asla kabul etmezler. Viçe Bucak Müdürüne olay intikal eder ve Bucak Müdürü at ile Köye gelerek Muhtar ve İhtiyar Heyeti ile birlikte bu işe el atar. O arada Taşçı Ali ve Hanife Hanım'ın 'Veyis' adını taktıkları bir oğulları olmasına rağmen hala düşmanlıkları devam eder ve Hanife'nin ailesi hala daha barışmak istemezler.

Sonunda Viçe Bucak Müdürü ve Heyetin ısrarlarını kıramayan Mahmut ve Oğlu Hasan Çavuş bir şartla barışmağı kabul ederler. Taşçı Ali kendilerine oldukça fazla bir başlık parası verecek. Onlarda af edip barışacak Ali'ye bir kötülük yapmayacaklar. Taşçı Ali ise "Param yok. Başlık parası veremem." der ve para vermek istemez. Veya parası olmadığı için veremez. Bunun üzerine barış tekrar bozulur. Bütün ısrarlara rağmen Mahmut başlık parasından vaz geçmez ve para yoksa yerine ‘arazi versin’ der. Taşçı Ali arazi da vermez. Çünkü onlarda babadan dededen kalan arazi kutsaldır, satılmaz ve asla başkasına verilmez. Bütün çapalar boşa çıkınca Bucak Müdürü ve Köy İhtiyar Heyeti düşmanlığın önünü kesmek için yeni çareler ararlar. İyice çıkmaza giren bu olaya sonunda bir çözüm bulurlar ve kayıt altına alarak taraflara bildirirler.

Taşçı Ali başlık parası veremediğinden, Mahmut'un da başlık parasından vaz geçmeyip yerine arazi istediğinden, Taşçı Ali arazi de veremeyeceğini bildirmesi üzerine, kendisine ait olan ve Mahmut'un da almak istediği 'Büyük Fındıklık' denilen arazi Mahmut ve oğlu Hasan Çavuş'a temelli olarak verilmeyecek, bu araziyi her iki taraf ta ortak kullanacaklar. Arazinin bütünü Yazın Taşçı Ali'nin, O kullanacak. Kışın Mahmut ile Oğlu Hasan Çavuş'un. Onlar kullanacak. Yanı araziyi Yazın Taşçı Ali, Kışın da Mahmut ile oğlu Hasan kullanacak. En son bu şekilde karara bağlarlar.

Söylentiye göre bu öneri Hanife'nin babası Mahmut'un çok ağırına gider ve bu yüzden köylerini terk eder. Tek başına Rusya taraflarında tanınmadığı bir yere giderek oralara yerleşir. Bir daha da geri dönmez ve kimseye de yerini bildirmez. Mahmut ortadan kayıp olunca Oğlu Hasan Çavuş bu olayın üzerine düşmez ve pek düşmanlık etmez, başlık parasından da vaz geçer. Arazi da tamamen esas sahibi Taşçı Ali'ye kalır. Her mevsim Taşçı Ali kendisi kullanır. Şimdi ise bu arazı Sarı Hüsnü'nün oğlu, Taşçı Ali'nin Torunu Orhan Öztürk'e aittir.

Barış meselesi sonunda Mahmut'un çekip gitmesiyle yarı buçuk hallolup vurgun işi önlenir ve kız kaçırma konusu az da olsa tatlıya bağlanıp kapanmağa başlar. Zaten aradan beş altı yıl kadar uzun seneler geçmiş, çoluk çocuğa kavuşmuşlar olay özelliğini kayıp etmiştir. Fakat bu sefer başka bir sorun ortaya çıkar. Bu sorun barıştan da önemli bir meseledir. Taşçı Ali kaçırdığı ve o çok sevdalı olduğu, hiç doyamadığı Eşi Hanife'den ayrılmak üzeredir. Evet Taşçı Ali artık Hanife ile rahat yaşayacağım, kurtulduk diye düşünürken, ancak altı-yedi ay daha ve toplam olarak sekiz-dokuz yıl kadar birlikte yaşarlar. Ayrılırlar. Hem de öyle bir ayrılırlar ki, bu dünyada daha hiç kavuşamazlar. Bu sefer o iki genci babaları Mahmut değil de kendi kaderleri birbirlerinden ayırır.

Taşçı Ali, 1913 yılı Ekim veya Kasım Aylarında 37 yaşlarında iken Viçe Bucak Köylerinden toplanan ve Orduya katılacak olan yirmi kişilik bir gurup gençlerle birlikte, Okura Yayla yolu ile İspir dağlarından yaya geçerek, düşmanla savaşmak için askere gider. Kars ta Osmanlı Ordusu Kafkas Cephesine katılır. O savaşarak vatanını kurtarmak için Karakışta karlı dağlardan geçip gider oraya. Hem de yürüyerek. Vatan sevgisi Hanife'nin aşkından daha ağır basar. O dillere destan olan sevdasının sahibi, gönlünün sultanı Hanife Hanımı yanında götüremez. Altı-yedi yaşlarında ki oğlu Veyis, beş yaşlarında kızı Havva, üç yaşlarında kızı Ayşe ve gönlünün sultanı Hanife'nin karnında ki ismini hiç öğrenemediği oğlu Hüsnü ile yalnız bırakarak gider. Sadece kendisi, kemikten etin koptuğu gibi zor da olsa, O ayağında ki çarıkları, bir çift yün çorapları ile, yanına bir çift te yedek çarık alarak, iplerinden omuzuna asar ve evlerinden çıkar gider.

Gider fakat gidiş o gidiş. Geride çok beklendiğini bildiği halde bir daha geri hiç dönemez. Bir haber de yollayamaz. Geride kalanlar hiç bir haberini alamaz. Sadece o gurupla birlikte gidenlerden, o soğuktan donma olayından bir kaç ay önce çatışmada ağır yaralanıp geri dönen tek kişi, Aşağı Zuğu (Sulak) Köyünden arkadaşı Ömeroğlu Ali anlattığına göre; kendisine verdikleri battaniye ile ayaklarını kapattığı zaman omuzu açık kaldığı, omuzunu kapattığı zaman ayaklarının açık kalıp üşüdüğüdür. Boyu uzun olduğundan battaniye yetişmez, üstünü örtmeğe. Ya Ruslara esir düşerek Hazar Denizinde ki Nargin Adasında şehit olur, etini ekmek bulamayan en yakın arkadaşları veya yılanlar yer. Veya Kars Sarıkamış ta donarak şehit olur, nerde yattığı mezarının yeri bilinmez.

Hanife Hanım'a gelince; O, Ali askere gittikten bir zaman sonra ailesiyle barışır. Barışır fakat Onun gözünde yine de erkeği Ali'sinden başka hiç kimse yoktur. Uğrunda her şeyi göze aldığı, gönlünün efendisi, dünyalara ve anne babasına dahi değişmediği bu erkeğini canından koparıp askere yolladıktan sonra yanında kalan dört çocukları ile her ne kadar sımsıkı hayata ve birbirlerine sarılarak Ali siz uzun yıllar yaşarsa da, O hiçbir zaman Ali'sini unutamaz.

"Ben yokken babanız gelirse bana hemen haber verin." diyerek her zaman tembihler ve evden ayrılırken gittiği yeri söyler çalışmağa öyle gider Hanife Hanım. Her zaman gözleri yaşlı yollara bakarak, Ona yaktığı türkülerle ve içinde bir ümitle geçirir kalan ömrünü. Kavuşmak ümidi.

Hanife’nin büyük oğlu Veyis te ayni Babası Ali gibi herkesin ilgi odağıdır ve Babası Ali'nin kaderi onu da takip eder. O da dillere destan bir sevdaya tutulur ve bir kız kaçırır, Cuvelek Sabriye. Daha çocuk sayılacak genç yaşta oldukları için Sabriye’nin adamlarından korkar ve iki sevdalı genç Dayısı Hasan Çavuş’a sığınırlar. Hasan Çavuş yeğenine sahip çıkmaz ve Sabriye’yi geri ailesine teslim eder. Belki de Yeğeni Veyis'ten, annesi Hanife'nin yaptıklarının intikamını almak ister veya gerçekten çocukların başı belaya girmesin diye öyle davranır. Veyis te Sabriye ile daha hiç kavuşamaz, her ikisi de başkaları ile evlenirler. Onların sevdaları da mahşere kalır. 

Kızlarından Havva'nın üzerine kaynamış su dökülür, yanarak ölür. Diğer kızı Ayşe ve Oğlu Hüsnü’yü evlendirir, Onlar yuva kurarlar.

Uzun yıllar boyunca çektiği cefalar ve sıkıntılar Hanife'yi de sonunda yenik düşürür ve kendisi de, o çok sevdiği adamı Ali ile birlikte kurduğu küçücük, bir zamanların sıcak ve mutlu yuvasında hasta düşer. Oğlu Hüsnü'nün yanında hasta yatağında yatarken zaman zaman 'Ali, Ali' diye adamının adını sayıklar. Nihayet bir akşam üstü, hasta yatağında yattığı yerden birden başını kaldırır. Telaşla doğrulmağa çalışır. Doğrulamaz. Yüzünde önce ağlama, sonra bir gülümseme belirtisi görülür ve açık olan evin kapısına doğru gözlerini dikerek bakarken; "Hoş geldin Ali'm, Hoş geldin Nerelerdeydin? Canım Efendim, Aliii'm?" diye zor sesle bağırır. Kollarını yanlara doğru açar. Sarılacakmış gibi yapar ve yetmiş sekiz yaşlarında, yüzünde tatlı bir tebessümle, büyük oğlu Veyis'in ölümünden yaklaşık üç yıl kadar sonra hakkın rahmetine kavuşur. O esnada orada bulunanların hepsi de hayretler içinde, onlar da kafalarını çevirir kapıya doğru döner bakarlar fakat onlar hiç kimseyi göremezler.

Daha Hanife'den de bir haber yok. Gerçekten Ali si gelip onu, yıllar önce olduğu gibi babası Mahmut'un evinin penceresinden indirip kaçırdığı gibi, kimselere gözükmeden alıp götürdü mü? Eski sevdasına sahip çıkıp, onu unutamayıp yıllar sonra da olsa, ancak fırsatını bulup, gerçekten gelip yanına aldı, sarıldılar ve ikisi birlikte esas yerlerine gittiler mi? Yoksa Hanife’nin gözlerine öyle mi göründü? Yoksa geride kalanlar mı öyle anladı? Belki gerçekten geldi, kavuştular? Belki hala daha ayrı, kavuşmak için mahşeri bekliyorlar? Onu da bilmiyoruz. Tek bildiğimiz gerçek, daha ağlamak yok. "Alim, Alim" diye yanık türküler yok. Özlem yok. Kısacası geriye kalan hiç bir şey yok. Her şey bitti. Sadece bu olayı bilenlerin anlattıkları bir gerçek, bir de arkalarından çok üzülenlerin göz yaşları var.

İşte bu okuduklarınız uydurma hikaye filan değil, sevgili Babaanem Hanife Hanım ve onun çok sevdiği eşi Dedem Taşçı Ali'nin içler acısı, yürekler burkan, tamamen gerçek yaşadıkları hayatlarının bilinen bir parçasıdır. Herkese saygı ve sevgiler sunarım.