SAYFALAR

4 Mart 2014 Salı

TEŞKİLATI MAHSUSA ÖRGÜTÜ

Teşkilatı Mahsusanın İlk başkanı Süleyman Askeri, İkinci Başkanı Ali Başhampa, son başkanı Hüsamettin Ertürk'tür. Teşkilat ın kurulmasında Kuşcubaşı Eşref'in çok büyük emekleri geçmiştir. 

Teşkilat-ı Mahsusa ismini öneren Veteriner Rasim Bey, Kuşçubaşı Eşref'in de katıldığı bir toplantıda: "Bu hareket, kendisine has bir teşkilata dayanıyor. Gayesi kadar, ona katılabilmenin şartları da belirli vasıflar ister. Öyle ki başka düşünce ve fikirde olanların bu düzen içinde barınabilmeleri imkansızdır. Bu lalettayin bir hürriyet mücadelesi de değildir. En tehlikeli sahalarda ve anlarda icap eden tedbirleri kendi şuuru ile benimseyen, mutlak müsavatın hakim olduğu, politikadan uzak bir vatan hareketidir. Bence ona en uygun isim Teşkilat-ı Mahsusa'dır" diyordu. 

Teşkilat kısa sürede benimsendi. Cemal Kutay'ın "Lavrense Karşı Kuşcubaşı" adlı kitabına göre Şam'da kolağası olan Mustafa Kemal'in, Kuşcubaşı Selim Sami'yi Teşkilat yapmak için İzmir'e gönderirken, yazdığı tavsiye mektubunda "Bizim Teşkilat-ı Mahsusa için.." diye yazıyordu. Eşref Bey’e göre; Musevi Prof. Avram Galanti, Rum doktor İstalyanos ve Ermeni Kigork Berç Keresteciyan ve Keseryan Efendi nin de teşkilatla ilişkileri olduğu söylenir. Atatürk tarafından Kigor Berç'e sonradan TÜRKER soyadı verilmiştir. 

Osmanlı Devleti artık çökmek üzeredir, Padişah ilişkiler bozulmasın diye hala Avrupa Ülkelerinin dayatmalarını yerine getirmektedir. 

Ülkenin ulusal güvenliği tehlikeye düştüğü ve kurtuluştan ümit kesildiği zaman, vatanına ve milletine kendini feda eden bir gurup fedai topluluğudur. 

Teşkilatı Mahsusa İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinden Enver Paşa tarafından kurulmuştur ve kendisine bağlıdır. Hangi şartlarda olursa olsun, hiç bir yerden emir beklemeden, vatanın kurtarılması ve korunması için ne gerekiyorsa onu yapacaklardır. Aslında bu teşkilat biraz geç kalınarak kurulmuştur. Ondan sonrada maksadından hiç sapmadan her tarafta faaliyet göstermişler. Canları pahasına biz değerini bilmezlere bu ülkeyi bırakmışlardır. Kurtuluş savaşında sadece Türkler değil, Libyalılar, Araplar, Afganlar, Türkmenler, Hintliler ve daha başka başka Irklar dünyanın her tarafından gelerek bizim ülkemizi savunmuşlar. 

Teşkilatı Mahsusa nın tam kuruluş tarihi bilinmemekle 1911 de Enver Paşa'ya bağlı olarak kendisi tarafından kurulduğu bilinir. Böyle bir teşkilatı kurarak hainlerin emellerini engelledikleri için 'Asi veya Vatan haini' ilan edilmişlerdir. Ey hak bu topraklarda hep düşmanın dedikleri mi olacak? Şimdilerde de en ufak bir şüphelenseler yok 'kontur gerilla', yok 'derin devlet' diyerek devleti suçlarlar ve meydanın tamamen kendilerine kalmasını sağlarlar. Padişahlarımız Devletin Bekası için kardeşlerini, evlatlarını cellatlara boğdurup birlik ve beraberlik için her şeylerinden vaz geçmediler mi? Eee derin devlet bir kaç tane soysuz çapulcuyu yok etse kötü mü olur? 

İşte o çapulcular bu ülkeyi uçuruma götürmektedir. Ülkenin geleceğini tehlikeye sokanlar besleniyorlar, hem de en iyi bir şekilde. Kanunlar her şey onlardan yana. 

Yakın tarihimize imzalarını atmış subaylar ve bir çok sivil gönüllü fedai kişi bu teşkilata üyedir. Üye sayısının Kurtuluş Savaşına doğru 30.000 kişiyi geçtiği söylenir. 

Devletten ve hiç bir yerden maddi veya manevi hiç bir yardım almadan, bugünkü Türkiye yi çeşitli zorluklarla kurmuşlardır. Meşhur 'İpek Mendil Harekatı'nı yapan subaylar da bunlardır. Bütün Osmanlı ve Türk dünyaları ile irtibatlar kurularak o zaman ki şartlarda çalışmalar yapmışlardır. Başaramadıkları bir iş yoktur. Kayıp etme veya başarısızlık gururlarına dokunur ve intihar edenler bile olurmuştur. (Süleyman Askeri) 

Bu teşkilata girmek kolay değildi. Bir kişi teklif edildi mi, o kişi incelenir, alınmasına karar verildiği zaman, gözleri bağlanarak bilinmeyen merkeze götürülür. Orada özel giyinmiş beş maskeli kişi tarafından "Vatana hizmet etmesini öğren. Görevli olduğunu hissettiğin işte, kimseye sormadan, emir almadan çalış, gereğini yap. Ödül beklemeden hizmet et." denir ve Sonra Kur-an, bayrak, tabanca ve bıçak üzerine el bastırılarak yemin ettirilirdi. "Verilen görevler yerine getirilmezse, cemiyetin sırları ifşa edilirse, en küçük bir ihanette Cemiyetin yüksek makamlarınca ölüme kadar uzanan cezalar verilecektir. Hem de en küçük bir haksızlığa meydan verilmeden. Bunları kabul ediyor musun?" diye sorulur ve üye olurlar, aralarında şefkat ve sorumluluklar başlardı. Kendilerine bir numara, iki de tabanca verilirdi. Numara ismi yerine geçer bir görev verileceği zaman bu numara ile irtibat kurulur. Tabancalardan büyüğü savaşmak için, küçüğü intihar için kullanılırdı. Tekrar gözleri bağlanarak uzaklaştırılır. Teşkilatı Mahsusa nın üyesi olurlardı ve tam bir hücre teşkilatı olarak çalışırlardı.
Mustafa Kemal

 Teşkilatı Mahsusa nın tarihe yön veren üyelerinden bazıları; ( Tam olmamakla birlikte isim listesi ABD li istihbaratçı Philip Stoddart ın Teşkilatı Mahsusa adlı eserinde vardır.) Bu kuruluşun arşivi bulunamamış. İttihat ve Terakki Cemiyeti Üyeleri 1918 de yurt dışına kaçarlarken imha ettikleri söylenir.
1) Enver Paşa, (Vatan için dağa çıkmış. Sonraları Atatürk le ters düşmüş. Rusya da Basmacı İsyanı sırasında Ruslar tarafından öldürüldü.)
2) Mustafa Kemal T. C. yı kurmuştur.
3) Dr Bahattin Şakir Brastikli (Kuruculardan ve siyasi bölüm şefi)
4) Eşref Sencer Kuşçubaşı Bey
5) Yakup Cemil Bey (Vatan için göz kırpmadan adam öldüren fedai. Vatana ihanetten kurşuna dizildi.)
6) Ali Fuat Cebesoy
7) Kazim Karabekir Paşa (Atatürk e destek vermiş, sonraları suikast ten tutuklanmış, beraat etmiş, 84 kişilik muhalifler ile devamlı takip edilmiş.)
8) Atif Kamçıl (Mülazim Atif) ( Müşir Şemsi Paşa yı öldürür)
9) Ali Fethi Okyar
10) Süleyman Askeri Bir yenilgi üzerine intihar etmiştir
11) Rauf Orbay
12) Kol Ağası Trabzonlu Rıza
13) Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı Şairi 
14) Hatıp Ömer Naci Bey
15)Yenibahçeli Şükrü (Atatürk'e suikastten kardeşi Nail idam edilmiş kendi beraat etmiş.)
16) Kara Kemal (İzmir de Atatürk'e başarısız suikastta idam edildi.)
17) Celal Bayar.
18) İpsiz Recep
19) Ahmet Esat Bey (İngiliz Kemal) Bilinen en meşhur Türk casusu. Kara Kemal ve Dramalı Rıza dan gerilla dersleri aldı. Defalarca İngiliz ve Yunanlılara yakalandı. Her seferinde kaçarak kurtuldu. Türkiye de öldü.
20) Resneli Niyazi (Ahmet Niyazi Bey, Vatan için bir gurup mahiyetiyle dağa çıkar. Kendisini yakalamak isteyen iki zabit komutanı öldürmüş. Dağda bulduğu geyik yavrusu kendisini çok sever yanında büyür ve hiç ayrılmaz. Balkanlar düşman eline geçince vatan haini koruması tarafından İstanbula gelirken şehit edilir.29 Nisan 1913

İngilizlerin Basra'yı ele geçirmesi üzerine, Teşkilatı Mahsusa liderlerinden Süleyman Askeri, kendi imkanları ile, Kürt ve Arap aşiretlerinden derlediği bir çeteyle İngilizlere karşı vur kaç saldırıları düzenlemiş, petrol tesislerini yakmış ve çok ağır kayıplar verdirmiştir. Bu teşkilat üyeleri tamamen kendi çapaları ile mücadele vermişlerdir. 

Teşkilata katılmış Kürt ve Ermeniler de vardır. Bazıları Saidi Nursi (Said Okur) un teşkilata katıldığını söyler. Tamamen maksatlı söylenmiş veya katılmışsa maksatlı katılmıştır. Saidi Nursi Kürtçüdür ve bu teşkilatın kapısından bile geçememiştir. 

1918 yılında teşkilat lağvedilmiş fakat yok edilememiş, bütün üyeleri Kuva-yi Milliye ve Müdafaa-i Hukuk e geçmişler. Bütün belgeleri yok edilmiştir. Sayıları 30 bin kişiyi aşkındır. Trabzon da ilk defa 1914 te Trabzonlu Rıza ile Yenibahçeli Nail Teşkilatı Mahsusa yı örgütlemişlerdir. 

Teşkilatı Mahsusa hiç bir zaman istihbarat örgütü, gizli servis veya ajanlar topluluğu değildir. Onlar yıkılmakta olan bir vatanın kurtarılması, hallolması gereken bir davanın halledilmesi için, daha doğrusu son bir ümitle çare bulmak için güç ve yeteneklerini birleştiren idealist kişiler topluluğudur. Osmanlı topraklarının her köşesinde, her tarafta örgütlenmiş ve görev yapmışlardır. 

Çoğu zaman bütün ihtiyaçlarını kendi imkanları ile sağlarlar. Teşkilatın içinde çeşitli etnik kökenlere sahip kişilerin bulunduğu gibi aydın, şeyh ve din adamları da vardır. Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökalp, Ömer Naci, Ömer Seyfettin, Dürzi Prens Emir Şekip Aslan, Mısırlı Şeyh Abdülaziz Çaviş, Tunuslu Şeyh Salih Şerifet Tunusi, Libyalı Şeyh Ahmet es Sunusi, Hintli Muhammed Bereketullah Efendi, Ebul Kelam Azad, Pakistan Devlet Başkanı Muhammed Ali, Kardeşi Şevket Ali, İbnur Reşid, Şeyh Mehdi ve daha birçok kişi teşkilat ile yakın ilişki içindeydiler. 

Kuşçubaşı Eşref Bey Teşkilatı Mahsusa'cıları şöyle anlatır: "Birer eski tüfekti bu adamlar kendilerini vazifeye, vatan hizmetine adamış, ucuz kahramanlıklara, süslü lakırdılara ve sahte tavırlara yüz vermeyen; samimi gerçek vatan severlerdi. Onların vatan severliği derin ve içten yaşanan bir duyguydu. Kaybedecek hiç bir şeyimiz yoktu. Etrafımızda ki dünya yıkılıp gitmeden, hiç olmazsa bir kaç tane daha küçük zafer elde edebiliriz diye düşünüyorduk. Bazılarının şapkalarında 'Vatan fedaisi' yazıyordu."

1 Mart 2014 Cumartesi

şiir İKİMİZ DE

Keder çöktü içime, dertler usandırdı beni,
Sanki yabancılar gibi, bırakıp gittin sende,
Keşke hiç görmesem, tanımasaydım seni,
Kader karşılaştırdı, kabahat bulma bende.

Zorla yaratılmaz ki, sevgi gönülden doğar,
O küçük damlacıklar toplanır, sonra yağar,
Bir gün bu olanlar için, suçlu ararsan eğer,
O zaman öğrenirsin, kabahat hangimiz de?

Sevgi ile şaka olmaz, gönül ile oynanmaz,
Dilerim dünyada, senin hiç canın yanmaz,
Seni sevdiğim için, böyle haksızlık olmaz,
Biz beraber ne yaptıksa, ortağız ikimiz de.
                                       Recep Ali Öztürk

28 Şubat 2014 Cuma

NERDE KALACAKLAR ?

 İsviçre Çin e savaş açmış ve Pekin'e kadar gelmişler. Çin İçişleri Bakanı haberi Çin Devlet Başkanına bildirmiş.
- Efendim İsviçre bize savaş açtı ve şu anda Pekine girdiler.
- İsviçre de kimdir ?
- Avrupa da bir ülke
- Kaç kişi bunlar?
- Nüfusu dört milyon
- Öğrenin bakalım, hangi otelde kalacaklar ?

27 Şubat 2014 Perşembe

ALIŞ VERİŞ

1976 yılı Adana Cinayet Bürosu, genelevin bulunduğu 81 sokakta ki bitirimhanelerde arama yaptıktan sonra yakaladığımız bir iki suçlu ile oradan biraz uzakta bıraktığımız arabamızın yanına dönüyorduk. Caddenin Küçük saat tarafından bir şahsın koşarak bizim tarafa doğru kaçtığını gördük. Biz ne olduğunu anlayana kadar adam bizi epeyce geçtikten sonra aynı hızla kaçmağa devam ediyordu. Üç arkadaş birlikte adamın arkasından koşmağa başladık. Epey gittikten sonra arkadaşlar daha fazla koşamamışlar, geri taraftaki arabamızın yanına dönmüş olacaklar ki ben arkama baktığım zaman arkamdan gelen hiç kimseyi göremedim.

Adam cadde aralarından giderek izini kayıp ettirmek istiyordu. Ben "Polis..Dur.. Kaçma" filan diye bağırdıkça O ölesiye kaçıyordu. Epey gittikten sonra dar dar ve çıkmaz bir sokağa girince üzerine atlayarak adamla birlikte tere yıkıldık ve yakaladım. Keelepçe taktıktan sonra üstünü aradım fakat her hangi bir suç teşkil edecek hiç bir şey yok. Sadece üzerinde o anda sayamadığım lastiklerle tutturulmuş bir tomar para var. Kendisine ne sorduysam hiç cevap vermiyordu. Soygun yapmış olabilir zannıyla şahsı kelepçeledikten sonra paraları elinden aldım ve arabamıza doğru yürümeğe başladık. Beş dakika kadar yürüdükten sonra arkadaşlarım o kısa sokak aralarında bizi kayıp etmişler ve arabanın yanına gelmiş bekliyorlardı.

Biraz yaşlı ve tecrübeli olan Dedektif Giresunlu Ahmet Ağabey her zaman ki gibi bana kızıyordu "Çocuk sen öyle ikide bir başını alıp uğuruna gitme. Sonra leşini bulamayız ha." diyordu. Biraz da haklı söylüyordu tabi. Ne ise arabanın yanına daha gelmeden uzağımda arabayı ve arkadaşları gördüm. Dışarda durmuş beni bekliyorlardı. Yanlarına yaklaştığım zaman fark ettim. Bekleyenler sadece Cinayetten arkadaşlarım değil, Narkotik Büro Amiri Emniyet Amiri Kamil Bey ve dört narkotik polisi de orada durmuşlar bizimkilerle konuşuyorlardı. Benim arkadaşlarımdan Pinkerton Şahin Ağabey'in sırtı bana dönüktü, beni görmüyordu ve onlara şöyle söylüyordu; "Siz hiç korkmayın Recep Onu şimdi yakalar getirir." derken bende gittim. Narkotikçiler zaten beni hiç fark etmediler. Kaçırdıkları adamı eli kelepçeli tam karşılarından geldiğini görünce şaşırdılar.

Meğer yakaladığım adamla bir haftadan beri irtibat halindeymişler ve eroin aliş verişi için pazarlık etmişler. Az evvel de Ziraat Bankasından 15.000,00tl para çekmişler ve seri numaralarını aldıktan sonra eroin kaçakçısına verip eroin alacaklarmış. Adam bunların polis olduklarını anlamış olacak ki parayı aldıktan sonra eroin vermeden ellerinden kaçmış. Üzerinde benim yakaladığım parada alış veriş esnasında polislerden aldığı para imiş. Narkotik Polisleri başta Amirleri Kamil Bey olmak üzere çok sevindiler. Adamı teslim aldılar ve ertesi akşam da bizi ekipçe yemeğe götürüp eğlendirdiler.

26 Şubat 2014 Çarşamba

İMZA GÜNÜ

Geçenlerde yeğenim Secaattin Öztürk'ün imza günü vardı. 'AŞKINA HÜZÜN BANDIĞIM ÖMÜR' isimli şiir kitabını tanıttı. Fevkelade iyi geçen tanıtımda şiirlerinin yanısıra arkadaşları kendisini de güya anlattılar. 

Beni de çağırdılar kürsüye, "Sen amcasısın, Secaattin'i sen de bize anlat" dediler. Yazık hepsi aldanmışlar. Hepsi biz Secaattin'i anlatıyoruz sanıyorlar. Hayır aldanıyorlar. Bir şeyi anlatmak için, önce o şeyi anlamak lazim. Bir şeyi anlamadan nasıl anlatacaksınız. Secaattin'i anlamağa bir ömür yetmez. Ben sekiz yaşlarında iken Secaattin doğdu. Onu hala anlayabilmiş değilim. Dolayısıyla da anlayamadığım bir şeyi başkalarına anlatamam ve öyle oldu. 

Hiç bir şey anlatamadım. Kürsüde şiştim kaldım. Secaattin öyledir. Kırk bilinmeyenli bir denklem gibidir. Kimse onu tanıyamaz, anlayamaz ve anlatamaz. Kendisinin dahi unuttuğu bir muzipliğini anlatacaktım. O da işime gelmedi arkadaşlarına malzeme olur takılırlar diye anlatamadım. Burada anlatacağım. 

Secaattin Fındıklı Orta Okulunda okurken, babası da Çay Fabrikasında çalışıyor ve tuttukları evde birlikte kalıyorlar. Bir pazar günü annesi hastalanınca, babası yeni elbiselerini giyer ve Pazar'a doktora giderler. Ortada bir gariplik olduğunu babası anlar. Zira her gören gülüp geçer. Bir türlü sırrı çözemeyince bir adamı tutup niçin güldüklerini sorar. Adam "Ya ağabey hadi senin kumaş almağa paran yetmedi. O terzi de böyle pantolon dikmeğe utanmadı mı?" der. Telaşelerinden hiç dikkat etmemişler. Babasının giydiği pantolan paçasının biri normal, diğeri dizine kadarmış. 

Secaattin hep aynı pantolon ile okula gitmeğe sıkılınca babasının pantolonunu paçalarını içerden geri kıvırmak suretiyle kısaltarak kendine uydurmuş. Bir de yatak altı ütüsü yaptıktan sonra babası yokken ara sıra giyer okula gidermiş. 

Babası bu durumdan habersiz aynı pantolonunu hızlı hızlı giyerken, bir ayağı dikişi koparmış pantolon bacağı yerine inmiş, normal olmuş. Diğeri kopmadığı için Secaattin'in boyuna göre dizinde kalmış ve babası hastahanelerde, bir paçası normal bir paçası dizinde uzun süre dolaşmış durmuş.    

22 Şubat 2014 Cumartesi

NE OLDUĞUN DEĞİL NE OLACAĞIN

1992 yılı Ankara Emniyet Müdürlüğü Başkomiserim ve Cinayet Bürosunda görevliyim. Kendisini daha önceden görev icabı tanıdığım Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar Bey İzmir Emniyet Müdürü iken Ankara Emniyet Müdürü oldu. İzmir den Ankara'ya gelirken yanında Deniz Bey isminde bir Emniyet Müdürü ve bir kaç ta başka personel getirdi.

Deniz Bey Ankara Asayiş Şube Müdürü oldu. Mecbur kalmadıkça hiç karşılaşmak istemezdim. Kendisi saati saatine uymaz, ne yapacağı hiç belli olmayan bir insandı. Zaten o geldikten sonra bana da Cinayet Bürosunda pek görev vermezler, Nöbetçi Amirliğinde nöbet tuttururlardı. Cinayet Masasının Amiri görünüşte Emniyet Amiri Erdal Bey fakat onu hiç bir işe karıştırmazlar, bütün işleri Amir Yardımcısı olan İzmir den getirdikleri Başkomiser Halim Bey çevirirdi.

Bir gün Asayiş Şube Müdürlüğü Nöbetçi Amirliğinde Nöbetçi Amiri olarak sabah saat 08.00 de görev aldım. Müdür Deniz Bey ile karşılaşmamak için bu görevi hiç sevmezdim. Asayiş Şube Müdür odası ile Nöbetçi Amirliği karşı karşıyadır. Bazen sabah makamına gelirken karşılaşmak kaçınılmaz olurdu. Birgün saat 10.00 sıralarında Müdür bey geldi. Daha makamına oturmadan İdari Bürodan bir memur yollamış beni çağırıyordu.

Gittim odasına girdim, gayet ciddi bir selam verdim. Sekreteri Rahime Hanım da odasının kapısına geldi, durdu. Herhalde bazı notlar verecekti veya olacakları yakından izlemek istiyordu.

Kendisi tabancasını masanın üstüne koymuş, kemerini açmış pantolonunu düzeltiyordu ve sarhoş olduğu da her halinden belli oluyordu. Ben gider gitmez eline masasından üzerinde yazılar bulunan bir kağıt aldı, bana doğru uzattı ve "Sen bu olayı bana niçin haber vermedin? Soygun olmuş." dedi. Allah Allah ben görev alalı iki saat oluyor böyle bir olay olmadı. Bana görevi devreden arkadaşın zamanında da olmadı. Çünkü böyle bir olay hem raporla hem de şifai olarak bilgilendirilir veya olsa mutlaka notlarına rastlardım. 

Hafızamı tam olarak yokladıktan sonra gayet kesin "Hayır Müdürüm şu ana kadar hiç bir olay intikal etmedi." dedim ve belanın geldiğini de anladım. "Hayır, olmuş." dedi. Benim de bir huyum var görevimi tam yapar, kimseye eyvallahım olmazdı. "Sayın Müdürüm elinizde ki nota bakabilir mıyım?" dedim. "Sen notu filan boş ver. Gasp olayını bana niçin bildirmedin? Onun hesabini ver!" dedi. Notu bana vermedi. Gayrı ihtiyarı anlamak için başımı uzatarak önünde masada duran nota baktım ve anladım. Olay, Mitatpaşa Caddesinde Gasp iddiası.

On gün kadar önce vukua gelmiş ve polise intikal etmişti. Bir bayan evine zorla giren iki kişinin bıçak tehdidi ile bileziklerini aldıklarını iddia etmiş. Ben bayanın çelişkili ifadelerinden şüphelenerek sonunda ikna etmiş ve konuşturmuştum. Bayan bilezikleri dostuna vermiş ve kocasına karşı iki kişi tarafından gasp edildiğini yalan söylemişti. Sonra her şeyi itiraf etmiş. Dostu yakalanmış. O da her şeyi itiraf etmiş. Bilezikler bulunmuş. Taraflar Adliyeye intikal ettirilmişti. Kendisi de evraklar Savcılığa gönderilirken imza atmış haberi olmasına rağmen bu olayı benden tekrar soruyordu. 

Ayrıca ta olay evrelerinde de o zaman Kısım Amirimiz Erdal Bey tarafından benim yanımda kendisine bir kaç defa bilgi verilmişti. Olayı kendisinin bilmemesi mümkün değildi. "Sayın Müdürüm siz on gün önceki olaydan bahsediyorsunuz. İntikal eden yeni hiç bir olay yok." dedim. "Yaptığınız ışı" gibi küfürlü konuştu. Bende söylediklerini kendisine aynen iade ettim ve çıktım yerime geldim. 

Bir saat kadar düşündüm. Nasıl cinayet işlesem? Aklım biraz başıma geldi. Tam o sırada adamı olan Başkomiser Halim Bey yanıma geldi. Anlaşılan olup bitenleri veya fikrimi anlamak için kendisi yanıma yollamıştı. Onu pencereden aşağı atıyordum, oradaki memurlar elimden aldılar.

Bir dilekçe yazdım.

'Müdüriyet Makamına sunulmak üzere, Asayiş Şube Müdürlüğü kanalıyla Personel Şube Müdürlüğüne Ankara;

1973 yılından bu güne kadar Asayiş Şube'nin çeşitli birimlerinde çalışıp çok yıprandığımdan emekli oluncaya kadar Hassas Bölgeleri Koruma Şube Müdürlüğünde çalışmak isiyorum.

Gereğini tensiplerinize arzederim.' diye.

Ve İdari Büro dan yazdırdığım üst yazıyı da ekleyerek imzalaması için tekrar yanına gittim. Bana "Bırak yarına kadar dursun, düşünelim." dedi. "Hayır elden takip edeceğim. İmzalayın" dedim ve zorla imzalattım. Bu bir müdürün mahiyetinde çalışan bir memura suç isnat etmesi ne demektir? Ben seninle çalışmak istemiyorum fakat tayın de ettiremiyorum. Sen tayınını yaptır git demektir. Dilekçemi Personel Şube Müdürlüğüne verdim. Bir hafta kadar sonra Cinayet Bürosundan Polis Memuru Muhittin arabasıyla evime geldi, tayınım çıktığını ve üzüldüğünü bildirdi. 

Yağmurlu bir gündü. Öğleden sonra Göreve başlamak için Hassas Bölgeleri Koruma Şube Müdürlüğüne gittim. İdari Büro Amiri Abdil Bey tayınımın oraya çıkmadığını söyledi. Hassas Bölgeler Emniyet Müdürlüğünden uzakta Esat ta olduğundan tayın yazım daha ulaşmamış. Ben görev için diretince mecburen Müdürlerine sormak zorunda kaldı. Durumu anlatınca Müdürleri de "Hassas sürgün yeri. Burada çalışmamak için herkes millet vekillerinden torpil ederken, çalışmak için ısrar eden geri zekalı bu başkomiser kimdir? Çağır gelsin bir göreyim." diyor. İçeri girdim. Kendisini komiserliğinden tanıdığım Emniyet Müdürü Mahmut Bey, sarılıp bana biraz takıldıktan sonra, oturtup çay ısmarladı ve "Resmi elbise giyme. Günde iki saat personele 'Silah Bilgisi' dersi vereceksin. Her yaptığın işte tamamen serbestsin. Ayrıca İş Ocaklarından da sen sorumlusun. Orayı düzelteceksin." dedi.

Altı aya yakın orada çalıştım. Sade Hassas polisleri değil kadrodan da gelip derslerime girip dinleyenler oluyordu. Hassas Bölgeleri Koruma Şube Müdürlüğünde ki bütün silahların bakımını yaptım. Memurların hassas noktalarda, ellerinde nöbet tuttukları MP5 makineli tabancaların altı adetinin iğneleri kırık çıktı. Onları Kademeye göndermek veya iğneleri getirtmek suretiyle tamirlerini yaptım. Hassas Bölgeleri Koruma Şube Müdürlüğünün arka tarafında ki park yeri çamurdan bataklık gibiydi. Belediye Başkanı Melih Bey'e giderek durumu anlattım ve burasını asfalt döktürdüm. O günden sonra araba bakım yeri olarak kullanılmağa başlandı. 

Hassas Bölgeleri Koruma Şube Müdürlüğünün pürüzlü bütün yerlerini düzelttim. İş Ocaklarını disiplin altına alıp çalışır duruma getirdim. Huzur içinde her türlü sahada çalışmalarıma devam ederken altı ay kadar sonra Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar makamına çağırdı ve "Seni Poligon Amiri yapıyorum. Git orayı düzelt." dedi. Eğitim Şube Müdürlüğüne bağlı olan Atış Poligon Amiri oldum. Daha önce Asayişte iken gecem gündüzüm olmadan, hiç izin yapmadan tam bir orta çağ kölesi gibi çalışmıştım. Yedi sene filan bir memur gibi rahat çalışarak Atış Poligon Amirliği yaptım. Orayı düzene sokup her yıl on altı bin kişiye silah bilgisi dersleri verip silah atışı yaptırdım. Sekiz sene kadar müstakil Müdürler gibi burada Amirlik yaptım. 

Emniyet Müdürü Cevdet Saral Ankara Emniyet Müdürü olunca nerden ismimi duymuşsa beni tekrar Asayiş Şube Müdürlüğüne alıp Ahlak Büro Amiri yaptı. İki yıl kadar Ahlak Büro Amirliği yaptıktan sonra tekrar Eğitim Şube Müdürlüğüne geçip tekrar Atış Poligon Büro Amiri oldum ve buradan da emekli oldum.

Orhan Bey İstanbul Emniyet Müdürü olarak giderken İzmir den Ankara ya gelirken peşinden getirdikleri Müdür Deniz Bey ve Başkomiser Halim Beyi de yanında tekrar İstanbul'a götürdü.

Biz zaten burada çalışırlarken de yaptıkları kanunsuzlukların, işledikleri suçların bir çoğu kulağımıza geliyordu. Duyuyorduk. Onlar iki sene kadar İstanbul da çalıştıktan sonra bir adam öldürülme olayıyla ilgili olarak İstanbul da göz altına alındılar. Ankara da çete kurdukları ve işledikleri suçlardan dolayı, ayrıca İstanbul da Söylemez Kardeşler Çetesi ile birlikte çalıştıklarından biri sekiz, diğeri dört, başkaları da iki şer sene gibi cezalar aldılar. Emniyet Amiri Erdal Bey de suçsuz yere onların sebebine hapislere girip meslekten ihraç oldu. Sonra tesadüfen rastladım, İstanbul da yanılmıyorsam Belediye Hastanesinde Güvenlik Amiriydi. Orada çalışıyordu.

Kısacası bunlar para için her şey yaptılar. Fakat sonra emekli bile olamadılar. Diğerlerini bilmiyorum da Başkomiser Halim cezaevinden çıkmış Ankara İsmetpaşa semtinde bir kahvede garson olarak çalışıyordu. Zor durumlarda idi. O zaman ben Ahlak Büro Amiriydim ve yine de kendisine el tuttum. İnsan 'Ne olduğunu değil, Ne olacağını' düşünmeli.

Gazete haberleri:

HABER / GÜNCEL

Eklenme Tarihi: 29.01.2010 12:04 Güncellenme: 03.02.2019 22:07

SÖYLEMEZ KARDEŞLER ÇETESİ

İşte bir döneme damgası vuran o çete

Cezaevinden çıktıktan sonra hakkında yakalama kararı çıkartılan ünlü çete bir döneme böyle damga vurmuştu.

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yakalanan Söylemez Kardeşlerin büyük kaçışı on dört yıl önce başladı. Kamuoyu Söylemez kardeşler ismini 1996 yılında yapılan bir operasyonla duydu.

Taraf Gazetesi'nden Sadık Güleç'in hazırladığı Söylemezler Çetesi dosyası bir döneme ışık tutuyor

ESKİ ASKERDİLER

Kamuoyunda “Söylemez Kardeşler Çetesi” olarak anılan Dr. Mehmet Sena Söylemez ve Faysal Söylemez kardeşlerin isimleri Haziran 1996 yılında Adana-Pozantı karayolunda meydana gelen bir çatışma ile duyuldu. Çatışmaya girenler Emekli Astsubay Başçavuş Mehmet Faysal Söylemez, Jandarma Üsteğmen Can Köksal, Dr. Mehmet Sena Söylemez ve Fevzi Şahindi.

ASKER VE POLİSLERİN İSİMLERİ YER ALDI

Bu olayda yakalanan isimlerin orduda görev yapmış kişiler olması kamuoyunun bir anda dikkatini çekti. Bu çatışmanın ardından başlayan soruşturmada 11’i asker ve polis 24 kişinin ismi geçti. Açılan davada Söylemez kardeşler ve arkadaşlarına Bucak aşiretinin lideri daha sonra Susurluk kazası ile gündeme giren Sedat Edip Bucak’a Ankara’da helikopterden lav silahları ile suikast hazırlığı içinde oldukları suçlaması yöneltildi. Söylemez kardeşlerin ayrıca o dönemin Eminönü Belediye başkanı Ahmet Çetinsaya’ya Ataköy’de lav silahı ile saldırı planladığı iddia edildi. Söylemez kardeşlere yardımcı olduğu gerekçesiyle İstanbul ve Ankara eski Asayiş Müdürü Sedat Demir, İstanbul eski emniyet müdür yardımcısı Deniz Gökçetin, Baş komiser Halim Apaydın, Emniyet Müdürü Erdal Durmaz’a çeşitli davalar açıldı.

SEDAT BUCAK VE MEHMET AĞAR’I SUÇLADILAR

Bu davaların başlaması ile birlikte Söylemez Kardeşlerde Mehmet Ağar ve Sedat Bucak’ı devlet desteğini alarak kendilerine karşı komplo kurmakla suçladılar. Askeri doktor olan Mehmet Sena Söylemez kendi el yazısıyla 63 sayfalık bir açıklama yaptı. Bu açıklamada dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar’ı ve Sedat Bucak’ı 12 Mart 1996 yılında Eskişehir yolunda öldürülen ağabeyleri Emir Söylemez, Resul Söylemez ve şoförleri Ercan Akyol’un öldürülmesinden sorumlu tuttular. Sena Söylemez ifadesinde şu suçlamaları yöneltti. “ Onları öldürenler her şeyi baştan sona planlayan ve yürüten o zamanki Adalet Bakanı Mehmet AĞAR, BUCAK ve onlarla işbirliği içinde olan kirli polislerle, kirli koruculardır… Ağar ve Bucak’ın emrinde kiralık katillerden oluşan çeteler var. Bizi de AĞAR ve BUCAK’ın tertiplediği komplolar sonucu tutukladılar.”

2002 AFFI İLE ÇIKTILAR

Açılan davalar sonucunda Söylemez Kardeşlere silahlı saldırı, haraç, tehtid gibi suçlamalardan dava açıldı. Davalar süresinde kendilerinden haraç istendiğini ileri süren birçok tanık davadan çekilmişti. Bu arada bazı tanıklara yapılan silahlı saldırıların Söylemez Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülmüştü. Süren birçok davadan beraat kararı çıkmasına rağmen Aralık 1997 Kadıköy 2. Ağır Ceza mahkemesinde süren bir davadan Mehmet Sena Söylemez ve Faysal Söylemez hakkında hapis cezası çıktı. Ancak 2002 yılında Rahşan affı olarak bilinen yasa değişikliğinden faydalanan Söylemez Kardeşler cezaevinden çıktılar.

Cezaevinden çıktıktan sonra 2004 yılında tekrar başka bir olaydan dolayı tekrar gözaltına alınan Dr. Mehmet Sena Söylemez ve Faysal Söylemez çıkarıldıkları mahkemeden serbest bırakıldılar. Ancak Savcılığın itirazı üzerine nöbetçi hakimlikten tekrar haklarında tutuklama kararı çıkartıldı.. Bu davadan dolayı haklarında uluslararası arama kararı çıkartılan Söylemez Kardeşler altı yıldır aranıyorlardı.

KUZEY IRAK’TADA TUTUKLANDILAR

Haklarında çıkan tutuklama kararından sonra Kuzey Irak’ta yaşamaya başlayan Söylemez Kardeşlerin ismi Erbil’de gözaltına alınmaları ile tekrar duyuldu. İddialara göre bu ülkedeki Türk işadamlarından haraç istediği ileri sürülen Söylemez Kardeşler polis tarafından tutuklandılar. Söylemez kardeşlerin serbest kaldıktan sonra Azerbaycan’a gittikleri ve burada Türk polisinin kaldıkları adresi Azerbaycan polisine bildirmesi üzerine yakalandığı açıklandı.

21 Şubat 2014 Cuma

İLAÇ İÇECEK

İzmir'den Kamil Koç otobüsuna binen yaşlı teyze, muavine; "Menemene gelence beni haber et yavrıııım, unutma ha" der.
Gecenin ilerleyen saatlerinde muavin unutur ve otobüs Menemeni geçer. Bir saat kadar gittikten sonra yaşlı teyzenin Menemen'de ineceği muavinin aklına gelir. Hemen kaptana gidip durumu anlatır. Yaşlı teyzenin Menemen de ineceğini, fakat unuttuğunu söyler. Kaptan "Gecenin bu saatında yaşlı teyzeyi buralarda bırakamayız." der ve oradan dönerek geri Menemen'e gelirler. Muavin gidip teyzeye haber verir "Teyze Menemen'e geldik!" der.
Teyze "Sağol yavrıııııııııım. Kadanalıyım hele bir bardak ta su ver." der ve çantasından ilacını çıkarır yaşlı teyze. Durum anlaşılır. Meğer teyzeyi yolcu edenler "Öbür ilacını üç saat sonra, Menemen'e gidince içeceksin" demişler.

20 Şubat 2014 Perşembe

TAZEYİMDİR

Galatada bir balıkçı bağırıyor:
- Canlı balık, canlı balık !
Yaşlı bir Ermeni teyze yaklaşır ve ermeni aksanıyla sorar:
- Evladim baliklar tazedir?
Balıkçı yine devam eder
- Canlı balık, canlı balık!
Ermeni tekrar sorar:
- Evladim baliklar tazedir?
- Teyze canlı diyoruz ya işte! Duymuyor musun?
- A evladim ben de canliyim fakat tazeyimdir?
Yanı taze miyim ? Demek istiyor.

19 Şubat 2014 Çarşamba

SAF

Bizim Karadeniz insanı çok safız. İnandık mı bir şeye bütün sırlarımızı dökeriz ortaya. 1974 yılında Adana da Valilik Makamına verilmiş ve Cinayet Masasına havale edilmiş bir ihbar dilekçesi geldi. Buna göre 'Laz Osman' diye tanınan filanca şahsın silah kaçakçılığı yaptığı, elinin altında çok sayıda kaçak silah olduğu yazıyordu. Kısım Amiri "Recep sen de Karadenizlisin. Bunun dilinden ancak sen anlarsın." dedi ve ihbar mektubunu ismime havale etti. Ben de ihbar mektubunu dosyama koydum ve adamla tanışmak için yollar aramağa başladım. Öyle kuru kuruya gidip te bir insana sen silah kaçakçısısın denmez. Önce onu takip edip iyice delillendirmek lazım ve eğer gerçekse de çok iyi bir iş olurdu.

Oturduğu Reşatbey Mahallesinde evinin çevresinde yaptığım araştırmada adam büyük bir muteahit. Bar, pavyon gibi hiç bir kötü ayağı ve en ufak bir sabıka kaydı da yok. Kendisi işinde gücünde 65 yaşlarında bir adamdı. Ne ise daire alım satımı ve hemşerilik ayağına tanıştık. Satılık bir dairesi için pazarlık ettik. Daha sonra konuyu silahlara getirdik ve kendisine; "Sen Karadenizlisin. İyi bilirsin. Bana bir tabanca lazım. Bulabilir miyiz?" dedim. "Hemşerum, benum haburaya bir ondörtlüm var kasada duriir, lazım olunca al kullan. Başka türlü tabancayı ne yapacaksun da.?" dedi. "Sen ne yapacaksun ki kasana koydun? Sat onu bana da." dedim. "Yok hemşerim." dedi.

Ve anlattı; çakalın biri haraç istemiş. Vermeyince rahatsız etmeğe başlamış. Laz Osman da polise müracaat etmiş. Polisten de bir netice alamayınca adamı adamları bir güzel dövmüş ve hastanelik etmişler. Adam bakmış bir şey yapamayacak bu şekilde ihbar mektubu yazmış. Osman da bu sebepten güvenliği için tabanca almış ve kasasında saklıyormuş. Durumu tam olarak tespit ettikten sonra Laz Osman'nın yanına tekrar gittim ve dedim ki "Durum belli oldu sen o adam değilsin ama hakkında ihbar var. Ben Cinayet Masasında Polis Memuruyum, hakkında dilekçe olduğundan, dilekçeye cevap yazılacak. İfadeni almalıyım. Şubeye kadar gitmemiz lazım" dedim. "Uyiii, ola sen hemşerim ha burayasun da şimdiye kadar niçun hiç yanıma gelmedun da?" dedi ve birlikte Kısma geldik. Diğer polis arkadaşlardan da tanıyanlar çıktı. Sarmaş dolaş oldular. Cinayet Bürosunda Amirimiz Başkomiser Cihat Yalım'ın karşısında oturttum. Ben ifadesini alıp evraklarını tekamül ettirmek için çalışma yaparken Cihat Bey de kendisine bir şeyler soruyor, muhabbet ediyorlardı. "Kaç silahın var?" diye sorunca "Benum mi? Bir tane 14 lüm var o da yazıhanede duriyur. Hamşerum Recep'e teslim edecektum, ay anassını hiç akluma da celmedi da." dedi.

Başkomiser başını kaldırdı ve "O silahı olayda kullandın mı?" dedi. "Helbet ya kullanmazmıyım. O adamı döverçen çıkardum, kafasına onunla vuracaktum da vurmadum da." dedi. Hayda hepimiz şaşırdık. Hemşerim bize öyle güvenmiş ki nerde ise çocukluğunda bahçeden çaldığı salatalıkları da anlatacaktı.

Başkomiser döndü bana "Ya Recep bu adamlar bu aptal kafa ile nasıl zengin oluyorlar anlamıyorum." dedi. "Başkomiserim, o yazıhanede bahsettiği silahı getirtip işlem yapıyım. Bunun gibilere öylesi gerek.?" dedim. "Yok Recep. Bu zaman da herkesin silahı var biliyoruz, fakat niçin silahın var diye kimseyi yakalamıyoruz. Bu salak ta canını korumak için bir silahı var. Onu da yakalarsak ayıp olur" dedi. Adam zorla kendini de bizi de suçlu duruma düşürüyordu.

17 Şubat 2014 Pazartesi

KÖR

İki kör oturmuşlar dolma yiyorlarmış. İkisi de gözleri görmediği için sözle anlaşmışlar, dolmaları tek tek alıp yiyecekler. Öyle ya biri fazla yemesin!
Biraz yedikten sonra bir kör elini ağzına götürürken, diğer kör birden bire o kör arkadaşının elini yakalamış ve kontrol etmiş.
Öbürü sormuş:
"Elimi neden yakalayıp kontrol ettin?"
Yakalayan cevap vermiş:
"Sen dolmaları çift çift mi yiyorsun? Yoksa tek tek? Onu anlamak için yokladım." demiş.
Öbürü tekrar sormuş:
"Çift çift yediğimden niçin şüphelendin?" 
"Ben çift çift yiyorum da, onun için senden şüphelendim." demiş.

14 Şubat 2014 Cuma

SİVİL DARBE

1980 yılında 12 Eylül darbesinden önce ki aylarda hiç tanımadığımız polisler gelirler. Arabamızı alırlar. Biz Cinayet Masasında çalışacağız. Siz gidin." derlerdi. Korsan olarak bu polisler amirleri ile birlikte Cinayet Bürosunda çalışırlardı. Biz Cinayette on bir kişi olmamıza rağmen, onlar 20-25 kişi gelip çalıştıkları da olurdu. Bizler olup bitenlerden habersiz Emniyet Müdürlüğünde oturur onlar ne yaparlardıysa güya bir hafta on gün görev yaparlardı. Kayıp olur giderler, on, on beş gün kadar sonra yine bir başkaları ile gelirlerdi.

 Bu durum bir kaç defa tekrarlanınca bir kaç polis durumu belirterek cinayet masasından ayrılmak için dilekçe verdik. Zaten 1979 yılının sonlarında ben yurt dışında iken Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul öldürülmüştü. Gece ve gündüz faili meçhul cinayetler hızla çoğalıyordu. Bu korsan polislerin ya kendileri Türk değildi veya akıl verenleri dışardandı. Çünkü onların yaptıklarını bir adamın düşünüp yapması olanaksızdı. Bırakın adamı onların yaptıklarını şeytan bile düşünüp yapamazdı. Birlikte gittiğimiz bazı baskınlarda sağcı suçlular hakkında 'Polisleri öldüreceklermiş' filan gibi söylentiler çıkartarak onların vurulmaları sağlanırdı. Onlar zaten "Bu terörist çok tehlikelidir." dedikleri zaman biz o suçlunun sağcı olduğunu anlardık. Veya sağcı bildikleri bazı kişiler hakkında kendileri isimsiz dilekçeler yazar Valiliğe, Genel Müdürlüğe bu dilekçeleri gönderirler. Kendi gönderdikleri isimsiz veya uyduruk bir isimli dilekçeler havaleli olarak 'Gereğinin yapılması' emriyle geri ellerine gelirdi. Ondan sonra tam yetki ile istedikleri rezillikleri yaparlardı. Polis olup olmadıkları da belli değildi. Sadece tabancaları vardı. Ne işler çevirdikleri zamanla ortaya çıktı.

Yandaş militanlar tarafından verilen bilgiler doğrultusunda, ev kurşunlama ve kundaklama yaptıkları ortaya çıktı. O devreye ait suçlulardan yakalanan silahların hepsi Adli emanettekilerde getirtilerek tekrar balistik incelemeye gitti. Yakalanıp Adli Emanete gönderilen silahların çoğu önceki balistik incelemeden sonra ağır suç olaylarında tekrar kullanıldığı tespit edildi. Emniyet Müdürlüğü kuvvesinde bulunan zimmetli silahların bir çoğunun ağır suç olaylarında kullanıldıkları tespit edildi. Kendi yerlerine suçsuz gariban bir iki polis yandı. Bu Polis Memurlarından biri de Konyalı Himmet Deniz dir. Hatta ilginç olduğu için anlatayım. Ülkücü takma adı 'Ceset', esas adı Mervan Ç. olan bir terörist vardı. Bu terörist uzun süre yakalanamadı. Alnının ortasından başka bir terörist vurulduğu zaman polis anlardı. 'Onu Ceset vurdu' Ceset in sadece eşgalı bilinirdi. 14 lü tabancasının kabzasını tek eli kavramadığı için silahı iki elle tutar ve hasmını tam alnının ortasından tek kurşun ile öldürürdü. İşte bu polisler Ceset in çok saf olan babasını göz altına almışlar. Oğlunun yerini biliyorsun, ille söyleyeceksin diye dövmüşler, ceyran vermişler. Adam söylememiş veya bilmiyormuş.

 Bırakıldığı zaman doğru Savcıya gitmiş. Savcı Bey adamın haline acımış doktora gönderip rapor aldıktan sonra dava açmışlar. O korsan polisler meydanda yok ya, Cinayet Masası olarak bizleri çağırdılar. Adam ifade verirken hakime şöyle anlattı. Ülkücülere KURTÇU diyordu. "Hakim Bey, ben ayaklarımla yürüyerek kurtçulara bir şeyler taşıyıp yardım ettim. Polisler ayaklarıma vurdular kabul ediyorum. Ellerimle de bir şeyler tuttum kurtçulara yardım ettim. Ellerime de vurdular onu da kabul ediyorum. Hakim Bey, ben pipimle ne ettim ki ona ceyran verdiler. İşte onu bir türlü kabul edemiyorum" diyordu. 

13 Şubat 2014 Perşembe

AKSİLİK İŞTE

Bir tanıdığımız adam Adana Karaisalı yolunda ki evine bizleri ekipçe davet etti. O zamanlar Emniyetin böyle imkanları hiç yoktu ve her şeyi kendi imkanlarımızla hallederdik. Bu adam da ismi Vergi Usta ve  bizim büromuz Cinayet Masasının arabalarını tamir eder para filan almazdı. Emniyette herkes tanır fakat polise de hiç işi düşmezdi. Yoldan biraz içerde ki, iki katlı teraslı oldukça güzel yapılmış evine dört arkadaş gittik. Terasta oturduk. Yenge dolma filan yapmış. Salata filanda yapıldı ve sıra sofranın kurulmasına geldi. Yenge duvarda ki yüklükten sofra bezini bazı eşyaların arasından çekti. Sofra beziyle birlikte simsiyah bir şey 'küt' diye ses çıkararak yere önümüze düştü. İngiliz malı Webley Skott marka 45 kalibrelik toplu tabanca. Yenge, Vergi Usta ve biz hepimiz bir göz göze geldik. Hiç kimse bu düşen silahı ellemedi. Aradan on dakika kadar geçti silah hala yerde duruyor, soğukta olsa muhabbet devam ediyordu. Vergi Usta ve yenge hanım silahı kaldırmağa cesaret edemediler. Bizler de hiç oralı olmadık. Ordan burdan konuşmağa devam ediyorduk. Vergi Usta "Ağabey bu silah burda durmasın gelen giden olur. Ya yakalayın siz kaldırın, yahutta müsaade edin kaldırıp saklayım." dedi.






10 Şubat 2014 Pazartesi

ANTİVİRÜS

2011 yılından beri bilgisayarlarla uğraşırken söküp, takıp bozarak kendi kendime bir şeyler yaptım ve bilgisayarların format atmaktan tutunda ufak tefek tamiratlarından da anlar oldum. Hard disklerin 'Sata, İde' gibi çeşitlerini öğrendim. Hatta SSD hard disklerin 20 kat daha hızlı olduklarını ve az ısındıklarını da öğrendim. Bazen de tabi 'yapacağım veya çok daha iyi yapacağım' zihniyetiyle uğraşırken bazı bilgisayarları temelli bozarak attığım da oldu. Güya ustalar gibi veya ustasından daha iyi yapacağım derken, bu elektonik cihazlarda her şey çok ince ayarlar üzerinde yürür ve o ayarlar bozulursa eğer yapamazsın tabi. Anlatmak istediğim geçenlerde elimde ki kendime ait Sony marka çok güçlü bir bilgisayar bozuldu. Format attım, sürücüleri yükledim. Bir türlü düzen tutturamadım. Ben 'google' açılsın derken ille 'Yandex' veya bazen de başka bir şeyler açıldı. Üç gün gece ve gündüz yeni formatlar atarak uğraştım. Programı kurduktan sonra internetten bir program veya sürücü indirirken yanına takılmış (Yok işte Kromu da indirin. Tavsiyemizdir. İyidir, filan) En kızdığım şeyler. Sanki ben işimi bilmiyorum da bana akıl veriyor. Ben onları iptal ettikçe o kötücül programlar nasıl girdilerse bilgisayarıma girdiler ve basbayağı işgal ettiler. Ben inat ettikçe onlar da inat ederek ille bir taraftan bilgisayarda başka programların içine saklanarak bana gıcık vermeğe devam ettiler. Hiç beklenmedik bir zaman da pat diye ortaya çıktılar. Bu durumlar bana tabi cinnet getirtti. Bütün antivirüs programlarını denedim. Bütün Windowsu onaran programları denedim.

Hepsi fasarya. En son hard diski değiştirmeğe karar verdim. Üzerinde ki 500 gb lık orijinal hard diski de pek değiştirmek istemiyordum. Bilgisayarda ki bütün programları sildim. En son bir format daha attım. Bilgisayarın içinde yine aynı hayaletler cirit atmağa devam ediyordu. Ben yazı yazarken 'şaak' diye Yandex, Zinio gibi bu ecüc mecücler çıkıyor bana ne yazdığımı şaşırtıyorlardı. Bazı anlayan kişilere sordum "Uğraş sen yaparsın." dediler. Biraz araştırdıktan sonra ESET NOD32 antivirüs programı buldum. Bu programın bedavası olmadığından bir aylık deneme sürümünü ümitsizce indirdim ve çalıştırdım. Gizli simgelerin olduğu yerde küçük mavi bir dairenin içinde kuyruklu bir siçan hiç durmadan devamlı koşmağa başladı. Bu program sadece bilgisayarı değil, beni ve böbreklerimi bile temizledi. İki saat içerisinde on bir tane virüs buldu. Bu virüsleri silmekte silemedim. Hepsi kendiliğinden kayıp oldu gittiler. Bugün onuncu gün, şeytan kulağına kurşun, bilgisayarım sanki yeni dükkandan alınmış gibi oldu. Bilgisyarı her açtığımda bu ANTIVIRUS programının amblemi kel bir biyonik adam ekrana çıkıyor ve bana keskin gözlerle bakıyor. 'Saldıracak' diye oturduğum yerde etkileniyorum. Eğer benim karşılaştığım durumla karşılaşırsanız ki, ille de karşılaşıyorsunuzdur. Mutlaka tavsiye ediyorum. Ha en büyük virüs Google Chrome arama motoru ve Yandex tir. Bunlar zamanla tamamen virüse dönüşüyor. Veya bütün zararlılar bunların adları altında cihaza giriyorlar. Tesbit edebildiğim kadarıyla Valfe Apps, Search Prodect ve Counduit programları da zararlı virüslerdir. Zaten virüsleri yapanlarda büyük bilgisayar şirketlerinin kendileridir. Adamlar kurnaz işte bir taraftan yapıp kullanın diye veriyorlar. Diğer taraftan da aynı kişiler para kazanmak için bozuyorlar. 

8 Şubat 2014 Cumartesi

ERMENİ KURBAN KESERSE

Erzurum'da Ermenilerin isyan döneminde, Türklere mahçup olan bir Ermeni Türk komşularına sadakatini göstermek için kurban bayramında kurban kesmeğe karar verir.
Bir inek alır ve ineği keser. Fakat daha ineğin canı çıkmadan yarım canlı iken kalkar ayağa. Ne kadar uğraşırsa işin içinden bir türlü çıkamaz. Uğraştıkça bütün üstü başı kanlar içinde kalır.
Bir arkadaşı rastlar ve akıl verir:
"Sen bu işi beceremezsin. Şu karşı ki kahvede müslümanlar var. Git Onlara rica et, onlar bir dakikada hallederler." der.
Ermeni Müslümanlardan yardım istemek için elinde kocaman kanlı bıçak, üstü başı kan revan, kahveye girer ve orada oturanlara sorar;
"Siz Müslüman mısınız?”
Kahve de oturanlar çok korkar ve;
"Biz Müslüman değiliz." derler.
"Peki Müslümanlar nerdedirler?" der.
İçlerinden biri kekeleyerek;
"Ca..ca..camiye gittiler, burada hiç müslüman yok" der.
Ermeni aynı şekilde camiye gider ve arkada oturan camaatten birine sorar;
"Sen Müslüman mısın?"
Adamda hiç ses yok. Korkudan dili tutulur.
Ermeni biraz sinirlenerek tekrar sorar.
Yanındaki  cemaatlerden biri “Yok yok biz Müslüman değiliz.” Der.
Ermeni “Peki ya Müslüman kimdir? Der.
Sırtı dönük dua okuyan hocayı gösterirler ve “Müslüman o dur.” Derler.
Ermeni gider, aynı vaziyet hocanın karşısına dikilir ve;
"Sen Müslüman misin?" der.
Hoca bir Ermeniye, bir elinde ki kanlı bıçağa bakar ve;
"Çim? Ben? Bene müslüman deyenin anasını, çelmişini, ceşmişini" der.

7 Şubat 2014 Cuma

şiir DEYİŞ

Yaşadığımız ömürü, bitmez sanarlar,
Halbuki hayal gibiydi, durmadı geçti.
Unuturlar sanma recep, seni anarlar,
Derler ki bir dost aradı, bulmadı geçti.

6 Şubat 2014 Perşembe

DOĞRI GİT

1975 yılında bir olayın devamı olarak Gaziantepli bir şahsı silah kaçakçısı olarak tespit ettik. Ali K. isimli bu şahısla irtibata geçerek kendimizi kumarhane sahibi tanıttık. 

Gaziantep te Suriye pasajında saatçi dükkanı olan Ali yaptığımız pazarlık neticesinde bir kamyon dolusu tabancaları bize satacaktı. Biz de kendisine yirmi bin Türk lirası para ödeyecektik. İlle paranın yarısın hemen isterim diye tutturdu. Daha silahları görmeden Ziraat Bankasından emaneten çektiğimiz on bin lira parayı ödedik. Kalan borcu da silahların teslimi esnasında ödeyecektik. 

Biz iki polis arkadaşı öğleden sonra sepetli motosikleti ile kamyonun yanına götüreceğini, kesinlikle araba kullanılmayacağını, bize kat kat tembihledi. Anlaşılan polisten korkuyordu. Motosikletine bindik. Bizi tarlaların içerisinden, yolsuz yerlerden yarım saat kadar uzaklara götürdükten sonra, uzaktan bize bir kamyon gösterdi ve bizi orada bıraktı. "Ağam doğri gidin. Kamyon işte orada. Silahlar onun içindedir." dedi. Kendisi kaçtı, gitti. Ne ise geride ki arabalı iki arkadaşımız da motorun izinden takip ederek arkamızdan geleceklerdi. Gelmeseler zaten biz yolları bulup ta oralardan çıkıp kurtulmamız mümkün değildi. 

Kamyonun yanına gittik fakat kamyon dediği, içi boş, üstü açık, sadece bir kamyon karoseri. Dört büyük bidon üzerine oturtulmuş, arabanın motor kısmı yok. İçinde silah filan da yok. Verdiğimiz para da gitti. Biz silahtan vaz geçtik, parayı kurtarmak için ne gerekirse yapacaktık. Gaziantep'e geri gittik. Ali kayıplara karışmış yoktu. Ali'nin kardeşini aldık. Yarı sertlikle, yarı da dostlukla ikna ettik. Verdiğimiz parayı geri bize ödedi. Biz de Ziraat Bankasına ödeyip borcu kapattık. Kendisini yakalayamadık. Adana ya döndük. 

Bir sene kadar sonra Ali yi Adana da arabasında on bir adet tabanca ile birlikte yakaladık. Ben hemen o olayı ve polis olduğumuzu nasıl anlayıp, bizden kaçtığını sordum. "Eğer yakalanacaksam veya kötü bir şey duyacaksam sağ kulağım; yok yakalanmayacaksam veya iyi bir şey duyacaksam sol kulağım devamlı kaşınır ve çınlar. Böyle işaretlerim var. Ben bu şekilde, önceden başıma geleceğini anlarım. O zaman devamlı sağ kulağım çınlamış ve kaşınmıştı. Ben de polis olduğunuzu anlamıştım. Bu seferde sağ kulağım yine devamlı çınladı fakat gafil avlandım, kaçamadım." dedi. 

Aynı adam daha sonra düğünde kardeşini öldürenleri öldürdü ve kaçakken Gaziantep te yakalanacağını anlayınca üç polisi de öldürdü ve yine kaçtı. Daha sonra başka bir çatışmada kendisi de öldürüldü.


   

4 Şubat 2014 Salı

KONUŞAMADI

1982 yılı Adana Cinayet Masası, İlk Bahar ayları. Türkiye de darbe olmuş, ben İsveç Büyükelçi Koruma görevinden yeni dönmüş ve yine Adana Cinayet Bürosunda göreve başlamıştım. 

Adana ya geldiğim zaman tamamen hayal kırıklığına uğradım. Çünkü ben giderken bıraktığım Adana kayıp olmuş, yerine Başka bir Adana gelmişti. Başta Güvenlik güçleri olmak üzere hiç kimse sokağa çıkamıyor. Çıkanlar da geri evlerine döneceklerine garanti veremiyorlardı. Büyük bir kargaşa ile birlikte tam bir belirsizlik vardı. Terör her şeye hakim olmuş teröristler şehirde istedikleri gibi at oynatıyorlardı.

Ben yurtdışından yeni döndüğüm için neler olup bittiğine alışmağa çalışıyordum. Bize yeni tayın olan Komiser Ali Özdemir, Polis Memuru Sadullah Teymur ile Kanal semtinde bağ evlerinin birinde kalan, suçluyu bildiren bir ihbar mektubunu değerlendirip suçluyu yakalamak için o belirtilen adrese gittik. Böyle konularda isimsiz ihbar mektupları çok gelir, genelde vatandaşlar kavga edip te bir şey yapamadıkları insanları, bu şekilde polise bildirip göz altına aldırmak ve cezalandırmak isterlerdi. Veya polisleri tuzağa çekip öldürürlerdi. Biz üç kişi de tedbirli bir şekilde bahse konu adrese baktık. İhbar asılsız.

Yurt dışı görevimden yeni döndüğüm için arkadaşlarımı yeteri kadar tanımıyor ne yapıda olduklarını bilmiyordum. Hele o zamanlar siyasi suçlulardan sebep polisler de birbirlerine silah çekip taraf tuttukları için herkes arkadaşlarına karşı temkinli davranıyor, kimse kimseye güvenemiyordu. Genelde Bürolar temiz, bu tür olaylar Çevikkuvvet Şube Müdürlüğnde ki polisler arasında çok oluyordu. Aslında olması gereken eğer bir suç işlenmişse sanık kim olursa olsun mutlaka yakalanıp cezasını çekmesi gerekirdi. Her insanın kafasında bir fikir olabilir, fakat o fikri görevini etkilememeliydi, ama herkes aynı düşünmüyor. Bazı polisler örgüt arkadaşları ile bir olup polisin evini taradığı olaylarda vardı. Polis Memuru Emir Aybı, Komiser İbrahim Tepebaşi'yı Dev-Yol militanı ile nezarette görüştürmediği için, 3-4 gün sonra Polis Memurunun evi kurşun yağmuruna tutulmuş, çatışma uzun süre devam etmiş. Olay çözülüp anlaşıldıktan sonra Polis Memuru başka yere tayın edilmiş. Komser suçlu olduğu anlaşılınca firar etmişti.

O zamanlar polisliğin bir zor tarafı daha vardı. Sağcıyı yakalarsan "Bu polis solcudur." Solcuyu yakalarsan. "Bak bu polis sağcıdır." derlerdi. Hiç sağcı solcu olmayanlarda kendini siyasetçi gösterirlerdi. Bazı gazeteleri okumak ve taşımak ta onlara göre çok büyük suçtu. Bazen elinde ki gazeteye göre adam öldürdükleri de olurdu. Bizlerde kimseye kulak asmaz kim suç işlerse onu yakalardık.

Tam kuşluk zamanlarıydı, ihbar asılsız olunca geri Kısma gitmek için yolda bıraktığımız arabamızın yanına, tarlaların içinden giderken Sadullah "Firari sanık Osman Birbiçer'in evi buralardadır. Gelmişken bir bakalım mı?" dedi. Maşallah kod adlı firari sanık Osman B. çok tehlikeli, çok kişiler öldürmüş, bir çok baskınlarda polisin elinden kaçarak kurtulmuş sağcı bir teröristti. Kendisini yakalamağa giden jandarmalarla girdiği çatışmada ellerinden kaçmış. Sadullah bu şekilde bizi bilgilendirdikten sonra ümitsiz bir ihtimal olsa bile Komiserimiz Ali Bey "Bakalım." dedi ve arabanın yanına gitmekten vaz geçip, geri döndük. Marul tarlalarının içinden aksi istikamete doğru, bir taraftan da tarlada topladığımız marulları yiyerek on-onbeş dakika kadar yürüyerek gittik.

Daha firari sanık Osman'ın evine varmadan ilerde bahçenin ortasında tek katlı, yerde öyle külüstür, başkasına ait bir gecekondu ev vardı. Biz o evin yanından geçip esas suçlunun evine gidecektik fakat o evin yanından geçerken arka balkon demir korkuluğu üstünde oturan bir gencin, oturduğu yerden atlayarak evin içine doğru kaçtığını gördük. Biz üçümüz de o tarafa doğru koştuk. 

Evin kapısı bize göre arka tarafta kalıyordu. Arkadaşlarım evin arkasına doğru, yanı ön tarafına, kapı olduğu yere doğru koşarak gittiler. Ben de o gencin yaptığı gibi balkon demirinin üzerinden atlayıp, bir odaya, odadan da geçerek evin içinden evin kapısına doğru geldim ve kötü bir manzara ile karşılaştım. 

Giriş kapısının tam önünde, kapının iç tarafında duran genç bir delikanlı, elinde ki 14 lü tabancayı Ali Bey'in göğsüne tutmuş, duruyorlardı. Komiser Ali Bey bir elinde telsız, iki elini de havaya kaldırmış, tabancası da iki adım kadar ötede yerde, öyle duruyorlardı. Benim yaklaştığımı elinde silahı olan o genç delikanlı, sırtı bana dönük olduğu için görmüyordu. Arkadan tabancamı gencin kafasına dayadım ve sol elimle elinde ki silahını havaya doğru kaldırıp alırken, "Polisiz. Delikanlı buraya kadar. Direnme, teslim ol artık." dedim. Hiç direnmedi. Hemen koluna kelepçeyi vurdum.

Sadullah ta geldi. Ali Bey bağlanmış, hala daha ağzında ki ısırdığı marul ile hareketsiz, kaskatı duruyordu. 

Meğer bizim evine bakacağımız terörist Osman komşusunun evine gelmiş, hiç kaçmasa biz kendisini tanımayıp evine bakıp yok diye çekip gidecektik. Kaçınca şüphelendik ve tesadüfen yakaladık. Birlikte evlerine gittik. Annesi ve küçük kardeşleri vardı. Hiç taşkınlık etmediler. Kötü söz de söylemediler. Annesi ağlıyordu ve söyleniyordu; "Benim çocuğumu yaktılar evlatlarım. Kandırdılar. Şimdi de önce Allaha sonra sizlere emanet ediyorum." diyordu. Evinde arama yaptık bir kutu tabanca fişeğinden başka bir şey yoktu. Ben annesinin durumuna ve söylediklerine çok üzüldüm..

Keşke kimse suç işlemese de bizler de peşlerinden koşturup yakalamasak diye düşündüm. Kelepçe vurduktan sonra dördümüz birlikte yola arabamızın yanına kadar yürürken "Ya ağabey siz sadece üç kişi misiniz? Ben kaç defa bir alay askerin elinden kaçtım." dedi. "Sağcı mısın, solcu musun?" diye sordum. Onlarda o zamanki polisin durumunu anlamışlar, güvenemediği için neci olduğunu ilk etapta söylemeğe çekiniyordu. 20 kişi den fazla adam öldürmüş bir sağ teröristti. 

Arabada biz biraz gaz verince; "Ben Ülkücüyüm. Ağabey" dedi. Ve dediklerine göre de silahla parayı havada vururmuş. Ben tabi o para vurma işine inanmam da. İstese bizim Komiser Ali Beyi kesin vururdu. Fakat Allah razı olsun vurmadı. Bizim Ali Beyin ölü rengi bir saatte ancak normale döndü fakat dili tutulmuştu. Tam altı saat konuşamadı. İşaretle anlaştık.   

  

3 Şubat 2014 Pazartesi

KAÇUN

Bizim komşu köyde, Sulakta bir usta varmış. Allah ganı ganı rahmet etsin. Hasan Usta eski zamanlarda yaşamış ben de tanımadım sadece anlatılanları duydum. Çok meşhur bir taş ustası olduğu için Onu tanımayan yokmuş. O zamanlar tuğla, briket gibi malzemeler bulunmadığından kırma taşlar birbirine uydurulur, kireçten yapılan harc ile düz duvar yaparlarmış. Bütün eski evlerin ahır kısmları ve bazı yerler bu şekilde yapılmıştır. Hala daha kullanılan bu duvarlar biraz kalın fakat çok dayanıklıdırlar. Bu duvarlar yapılırken en az iki kişi çalışırlar. Biri duvarı yaparken, çırak denen diğeri de yerdeki taşları ve harcı ona verir. Buna da el verme denir. Bu kadarını bildikten sonra gelelim Hasan Ustaya. O kadar çabuk çalışarak duvar yaparmış ki, Rahmetli Hasan Usta'nın yanında sekiz çırak çalışırmış. Yanı Hasan Ustaya sekiz kişi birlikte yerden taş ve harc el verirlermiş. Yinede malzeme yetiştiremezlermiş.  Hasan Usta sabahtan duvar yapmağa başlar, duvarın üzerinden el veren bu sekiz çırağa ha bire bağırırmış: "Taş verun, harc verun. Taş verun, harc verun."  Duvar biraz yükselince "Duvar gelii Uşaklar, KAÇUN" diye bağırır, kendisi de yıkılan duvarın üzerinden atlar gidermiş. 

1 Şubat 2014 Cumartesi

PAPAZI DÖVDÜRTMEK

Osmanlı döneminde bir İngiliz Tekirdağ taraflarında büyük bir arazi satın alır ve oraya yerleşir. Bir üzüm bağı kurup üzüm yetiştirmeğe başlar. Trakya topraklarında büyük bir şarap malikanesi kurup, buradan dünyaya şarap satacak. Bu vesileyle çok bakımlı ve iyi verimli bir üzüm bağı yapar.

Bir Ermeni Papaz, bir Türk ve bir Kürt, üç samimi arkadaş birlikte bir yere giderlerken tesadüfen bu İngiliz'e ait üzüm bağının önüne gelirler.

İyice yorulan bu üç arkadaş bağda olgunlaşmış üzümleri görünce canları çeker, ağızlarının suyu akar ve bağa girip bu üzümlerden toplayıp yemeğe başlarlar. Bu sırada bağın sahibi İngiliz uzaktan bağına giren üç kişiyi görür ve bir hışımla koşarak yanlarına gelir. Bu adamlara fena halde kafası bozulur fakat üçüne birden gözü kesmez. Onun için alttan alır üç arkadaşı iyice konuşturur, kim olduklarını anlar.

İngiliz üzüm bağına giren bu üç kişiyi konuşturduktan sonra Türk, Kürt ve Ermeni Papaz olduklarını anlar ve önce Ermeni Papaz’a;

"Bu adamlar Müslüman biz Hristiyaniz ama, ben Müslümanları daha çok severim. Üstelik bir de Türkiye de yaşıyorum. Onlar yesinler, Türk ve Kürt'e helali hoş olsun. Sen üstelik papazsın, nasıl olurda bir din kardeşinin malını çalarsın" der ve Ermeni Papaza girişerek döver komaya sokar.

Kürt ile Türk'ün hoşlarına gider. İki Hristiyan birbirlerine düştüler diye gizli gizli de gülerler, hiç seslerini çıkarmazlar. Hatta hareket ve bakışları ile adeta İngiliz'e yardım ederler. Biraz sonra İngiliz, feci şekilde dövdüğü Ermeni Papazı yerde uzatır ve Türk'e döner.

"Kürt yedi ise benim dostumdur, tarihler boyunca kardeş sayılırız. Ona helal olsun, yesin. Sen kim oluyorsun da benim üzümümü yiyorsun? Hem Müslümanlıkta çalmak günah değil mi?" der ve Türk'ü de aynı Ermeni Papaz'ı dövdüğü gibi döverek komaya sokar ve onu da Papaz'ın yanına uzatır. Bu durum bu sefer Kürt'ün hoşuna gider. 'İngiliz benim dostum' diye sevinir ve yine için için de güler.

Türk’ün işi de bittikten sonra bağ sahibi İngiliz, Kürt'e döner: "Sana dostum dediysem ‘sen benim bağıma gir, üzümümü ye’ demedim. Bir de pis pis sırıtıp duruyorsun ve arkadaşlarını da satıyorsun." der ve Kürt'e de girişir, onu da feci şekilde döver. Kürt te yere Türk ve Ermeni Papaz'ın yanına düşer. İngiliz her üçünü de yerde boylu boyunca uzatır, yanlarında oturup piposunu dumanlamağa başlar. 

O sırada Papaz ın yanında yerde yatan ve aklı biraz başına gelen Türk kendinde konuşma gücü bulur ve Kürt'e alçak sesle seslenir:

"Yaaa.. Kürt kardeş.. Biz baştan yanlış yaptık. Papazı dövdürtmeyecektik." der.

Ey Türk Milleti ve Türkiye de yaşayanlar, düşmanın sözüne uyup ta, kendi vatanında acı ve tatlı günleri, yıllarca birlikte yaşadığın, aynı örf ve adetleri paylaştığın komşularını, kader arkadaşlarını sakın satma. Eğer satarsan er geç pişman olacaksın fakat iş işten geçmiş olacak. Saygılarımla...

  

29 Ocak 2014 Çarşamba

HAYATA TUTUNMAK LAZIM

Amcam Hüsnü
Ben 68 yıllık hayatımda dört ayrı devir yaşadım. Yedi yaşıma kadar iki ağabeyim, bir ablam ve annem, bir üvey annem, babam ile mutlu bir hayat yaşadık. İlk iki yılını hatırlamadığım için saymazsak tamamı tamamına beş yıl.

Sekiz yaşında iken babamı kayıp ettim. Büyük ağabeyim Burhanettin yirmi yaşlarında deli dolu, hatta ara sıra sağlığında babama karşı gelen hırçın bir delikanlıydı. Babamın ölümünden sonra birden bire çok değişti. İleri görüşlü, çok ince hesaplı ve yerinde kararlar vermesini bilen çok akıllı birisi olup çıktı.

Arazilerimiz vardı fakat bedenen çalışmağı pek beceremez, çiftçilik yapmak istese de yapamazdı. Annem bütün zorluklara göğüs gererek hepimize kol kanat oldu. Arazi satmak ta olmazdı ve bizler de arazi satmadık. O yıllarımız yoksulluk içinde, çok kötü şartlarda geçti. O zamanlarda sadece biz değil herkes aşağı yukarı aynı şartlarda yaşıyorlardı. Çay üretimi yapılmadan önce o bölgede herkes fakirdi. Hatta bizim halimiz belki de bazılarına göre çok iyiydi. Ormanlara gidip kaçak keresteler yapıyorlar, onları sırtlarında iki saatlik yola götürerek satıp para kazanıyorlardı. Rahmetli babam sağlığında "Ali'm okuyacak" dediği için, onun isteği yerine gelmesi için beni o kötü şartlarda okullara yolladılar.

Bende o çocuk halimle ormanda çok ağaç kesip, kalas dediğimiz kereste yaptım ve taşıyarak sattım. Sonra yaz aylarında yayla da keçilerimizi her zaman ben otlatır onlara çobanlık ederdim. Liseyi bitirdiğim sene Ağabeyim Burhanettin çay fabrikasına işçi olarak girdi ve biraz rahatladık. İşte orta okul ve lise yıllarım hiç hatırlamak istemeyeceğim kadar kötü şartlarda geçti. Rize Lisesine kayıt olduğum ilk sene büyük caminin orada bir mağazadan Ağabeyimin bana aldığı siyah ayakkabıyı unutamam, çünkü hiç giyemedim. "Büyük olsun Recebali ki seneye de giyeceksin" dedi ve en ucuzlarından bir tane siyah renkli ayakkabı aldık. Çok büyük numara olduğu için de yürürken ayaklarımdan düşüyordu. Ayaklarım büyünce giyerim diye uzun süre sakladım. Durduğu yerde o ayakkabılardan sağının nasıl olmuşsa burun kısmı kopmuştu. Belki de fareler yemişti. Çok üzülmüştüm. Bir türlü oraya yama uydurup tutturamadım ve o ayakkabıyı sanki de hiç giyemedim.

Rize Lisesi yıllarımda Tophane Mahallesinde kiraladığımız odanın yanında ki Bakkaldan, yazdırıp bir şeyler alıp, ay sonunda borcumuzu ödüyorduk. Okullar tatil olunca param olmadığı için Bakkal Nazim'e olan 90,00tl borcumu ödeyemeyince kendisine gözükmeden gizlice oradan kaçtım ve köye gittim. Bir ay kadar sonra ormanda kereste yaparak, 90.00 tl borcumu posta ile bakkalın adresine yolladım. Yollamama rağmen her jandarma gördüğüm zaman 'acaba bakkalcı şikayet mi etti, bana mı geliyorlar' diye korkup kaçıyordum. Ertesi sene öyle korka korka bakkala gittiğim zaman adam beni çağırdı, boynuma sarıldı ve bir defter çıkardı. "Başkalarının ödemediği beş yıllık alacakları vardı. Hepsi benim gibi öğrencilerdi ve isimleri yazılıydı. Bunların içinde tanıdıklarım da vardı.

Bakkal Nazim ondan sonra ben borca bir şey alsam yazmak bile yazmazdı ve borç para da verirdi.

Bizler yoksul zamanlarımızda bile ailece açlığımızı kimselere belli etmeden yaşamağa devam ettik. O zamanlar çalışacak bir iş te yoktu. Çay da yeni yeni başlıyordu. Tek para kazanmak yolu iki saat kadar uzağa ormana gider ve orada 'kalas' denen kereste yapar, o kalasları kadın erkek iki veya üç saatlık yerlere omuzda götürerek ormancıya yakalanmadan satardık. Ben çocuk olduğum için yonttuğum bu kalaslar eğri buğru olur pek bir şeye benzemezdi fakat Bayraktaroğlu Tahsin Amca öğrenci olduğum için bozuk olmalarına rağmen az para verir yine de alırdı. Bazen beğenmeyip almazlarsa gizli gizli ağladığım da olurdu.

Lise bittikten sonra kazanmama rağmen yüksek okula gidemedim. Kısa yoldan ekmek parası kazanmak ve kimseye boyun eğmemek için 1968 yılında Rize Erkek İlköğretmen Okuluna baş vurdum. On üç farklı derslerden imtihanlara girerek 'İlk Okul Öğretmenliği' diploması aldım. Hatta Merkez İlkokullarından birinde yaptığım staj sırasında Milli Eğitim Müdürü Sezai Yakıcı ve bir sürü adam geldiler. Benim ders vermemi izlediler. 

Çocuklara gördükleri rüyadan yola çıkarak 'Y' harfini sapan kaya olarak tanıttım. O yıl müfredat programı yeni değişmiş ilk etapta harf isimleri çocuklara söylenmiyor, tümden gelim metodu ile öğretim yapılmağa başlanmıştı. Milli Eğitim Müdürü ve Yardımcıları teşekkür edip, eski günlerini hatırladıklarını söyleyerek gittiler. O yıl Öğretmen Okulunu bitirdim. Göreve başlamak için Milli Eğitim Müdürlüğüne gittiğimde benden askerlik belgesi istediler.

Fındıklı Askerlik Şubesinde "Sen asker kaçağısın. Hemen askere göndermemiz gerekir. Ya okuldan 'Öğrenci olduğuna dair' bir belge getir, ya da Pazartesi gel seni askere yollayalım." dediler. Ben hemen Rize Erkek İlköğretmen Okuluna giderek askerlik tecili için belge istedim. "Sen okulu bitirmişsin. Bizimle işin bitmiş. Belge filan veremeyiz." dediler. Öyle kara kara düşünerek Fındıklı da cadde de yürürken, İlkokul Müfettişi olan Halamın oğlu İsmet Gülten'e rastladım. Hal hatırımı sorunca durumu kendisine anlattım. Bana "Bir dakika bekle, Askerlik Şube Başkanı Yüzbaşı arkadaşımdır." dedi ve görüşmeğe gitti. Yarım saat kadar sonra elinde bir yazı ile geldi.

Önce belgeyi almış diye sevindin fakat bu yazı orada ki dosyalardan çıkarılmış, okullardan şubeye yazılan tecil yazısının suretiydi. Ona benzer bir yazı yazmamız için yüzbaşı onu örnek olarak vermişti. İsmet Ağabey bu yazının aynısını Rize İlköğretmen Okulu tarafından yazılmış gibi Kaymakamlıkta kendisi daktilo ile yazdı. Tasdik yerine imza attıktan sonra kendi müfettişlik mührü ile 'Milli Eğitimi' okunacak şekilde hafif çevirerek mühürledi. Bu yazıyı aldı Askerlik Şubesine götürdü. 
Ya anlaşılırsa! İkimizi de hapse atarlardı.

Askerlik Şubesinden Rize Milli Eğitim Müdürlüğüne 'Askerlik iki yıl tecil edilmiştir. yazılı belgeyi getirdi. Yüzbaşı filan imzalamış, üstelik altına da kırmızı bir mühür vurmuşlardı. Sonradan öğrendim ki Şube Başkanı Yüzbaşı akıl vermiş. Bu belge ile askerliğim iki yıl tecil edilmişti.

Belgeyi Rize Milli Eğitim Müdürlüğüne götürdüm. Rize Milli Eğitim Müdürlüğünde form doldurttular ve Rize Güneysu Adacamı Köyü İlkokuluna Öğretmen olarak atadılar. İlk maaşımı aldım. 530.00tl. Bir kısmını Yoksullar Yurduna bağışladım. Ve hayatım boyunca da kimi yoksul gördüysem her türden insana mutlaka karınca kararınca cebine bir şeyler soktum veya yardım ettim.

Her zaman; geçmişi tertemiz, vicdanen huzurlu ve gönül rahatlığı içinde bir sonra ki güne başlayarak hayata devam ettim. Ve şu ana kadar da herkesin böyle olması için çapa sarf ettim. Saygılarımla....


28 Ocak 2014 Salı

NE İŞE YARADIN

Bektaşi ile Hacı ramazanda içki içerlerken 4.Murat tarafından yakalanmışlar. Padişah ikisini de sorguya çekmiş. "Tamam. Götürün bunların kellelerini alın." demiş. Hacı "Affedin. Şeytana uyduk. Hünkarım." diye yalvarmış. Bektaşi bu hükme karşı çıkmış. "Ben Müslüman değilim. Beni ramazan bağlamaz. Ve içki içsem de suç sayılmaz" demiş. Padişah düşünmüş haklı bulmuş ve Bektaşi yi af etmiş. Bektaşi tam huzurdan ayrılırken "Hünkarım, ben Müslüman olsam yanımda ki arkadaşımı da af eder misin ?" demiş. Ve hemen kelime-i şehadet getirmiş. Bu durum Padişahın çok hoşuna gitmiş, hacıyı da af etmiş. Bektaşi ile hacı çıkmışlar giderlerken, Hacı, Bektaşi ye kızmış "Sen ne biçim adamsın be adam. Bir gavur oluyorsun. Bir Müslüman". Bektaşi de "E..fena mı? Gavur olurum kendimi, müslüman olurum seni kurtardım. Peki ya sen ne işe yararsının?" demiş.

27 Ocak 2014 Pazartesi

KANUN NERDE

15.01.2014 tarihinde bütün televizyonlarda izledik. Olay Türkiye Cumhuriyetine bağlı Mardin İlinde meydana gelmiş. DEDAŞ (Dicle Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi) dört milyon iki yüz seksen dört bin Türk lirası elektrik tüketim borcu olduğu gerekçesiyle Mardin Belediye binasının elektriğini kesmiş. Mardin Belediye başkanı da emir vermiş, Belediye görevli ekipleri de gündüz giderek hiç tebligat yapmadan çalışan insanlar içeride iken DEDAŞ, yanı Mardin şehir elektrik binasını mühürlemişler.

Üstelik bir de elektriği kesenler ve binayı mühürleyenler çok iyi bir iş yapmışlar gibi televizyonlarda insanların karşılarına çıkıp konuştular. Bunlar Türkiye de görev yapan resmi ve yasal devlet kurumları. Şimdi DEDAŞ a sormak lazım; mahkeme veya icra yoluyla tahsil edemez miydiniz? Borç dört milyonu geçene kadar neredeydiniz?

Belediyeye de sormak lazım; Borcunuzu vaktinde neden ödemediniz? Madem DEDAŞ ın binası ruhsatsızdır şimdiye kadar neredeydiniz? Bilmiyor muydunuz? Bir yeri mühürlemek ne anlama gelir? Nasıl mühürlenir? Mühür fekki nedir? Bilir misiniz? Sonrası; Mühürlü yerin içinde ki insanlar nasıl çıktılar? Bu işin sonu ne oldu? Hangi taraf kazandı? Yoksa bu olay sadece şov dan ibaret bir düzmece filim miydi?

Kanunları uygulayan yok. Soran yok. Herkes keyfine göre sırf görüntü olsun, bir kabadayılık olsun diye iş yapıyor. Ülkeler ne silahla ne de kabadayılıklarla idare edilmez. Ülkeler akılla ve kanunlarla idare edilir. Hatta kanunlar yaz boz tahtası gibi işime gelmedi diye değiştirilemez. Şimdi Mardin de bu olayda alenen bir kaç suç işlenmiştir. Hem de ciddi ağır cezalık suçlar var.

Zorla Alıkoyma. Hürriyeti Tahdit. Mühür Fekki. Görevi Kötüye Kullanma. Görevi İhmal gibi suçlar işlenmiştir. Bu suçlar kime güvenerek ve nasıl işlenmiş. Sonuçları neler olmuştur? Bu kadar gün bekledim bir işlem yapılmadı. Ne kadar kanun çıkarırsanız çıkarın uygulanmayıp keyfi icraat olursa o kanunlar hiç bir şey ifade etmez. Kanunlar fakire uygulanıp zengine es geçilmez. Sonra kanunlar bu günlük te olmaz. Kanunlar devletin beka sı için daim olmalı. Caydırıcı olmalı. Hanı nerede.

25 Ocak 2014 Cumartesi

DAYAK

Polis döver mi? Yıl 2002 Ankara Emniyet Müdürlüğü. Bazen öyle olur ki herkes döver. Dayak bazıları için ilaçtır. Poligon Amiri iken emekli olmak için dilekçemi verdim. 40 yıla yakın hizmetim vardı. Bazı formaliteler için Bahçeli Mahallesin de ki şimdiki SGK o zaman ki Emekli Sandığı Genel Müdürlüğüne gittim. Belgeleri görevli memura teslim ettim. Bana öğleden sonra gelmemi söyledi.

O zamanlar bilgisayarlar yeni yeni kullanılmağa başlanmış çok yavaş işliyorlar ve bazı aksaklıklar oluyordu. Ne ise öğleden sonra gittiğimde aynı memur işimin olmadığını, yarın gelmemi söyledi. Ertesi gün de saat 10.00 sıralarında gittim. Bir saat kadar kendisi bilgisayar ile meşgul olurken beni beklettikten sonra, ben sorunca, yine işimin olmadığını hafta başında gelmemi söyledi. Hiç başını kaldırmadan bilgisayar ile uğraşıyor arada bir de bana bir şeyler sorup, benim sorularıma da hiç yüzüme bakmadan cevaplar veriyordu. Ben de bilgisayarda o zamana kadar benim belgem ile uğraştığını sanıyordum. Alt tarafı iki satır belge bilgisayara işlenecek ve müdürlerine imzalatılacaktı. "Peki sağlık olsun" dedim ve çıkarken eğilerek önünde ki bilgisayarına yan gözle bir baktım ki bu muhterem memur, bilgisayarda 'TEDRİS' oyununu oynuyormuş. Ekranda gördüm.

Aramızda bulunan bankonun üzerinden içeri yanına atladım. Sonra müdürleri filan geldi. Benim belge imzalanmış, bilgisayara işlenmiş ve çekmecesinde duruyormuş. Bana da mahsus vermiyormuş. Üç dört gün bana git gel yaptı. Gözünüzü seviyim şimdi bu adamı döven polis veya bir başkası suçlu mudur? Bir devlet memuru vatandaşına bu numarayı yapar, işkence çektirir mi? Kanımca bunun polise bir düşmanlığı vardı ve beni de polisliği bitti bir şey yapamaz, biraz oynatayım diye düşünüyordu.

O memurun çekmecesinden çıkardılar ve belgeyi bana verdiler. Memuru da koluna kelepçe vurarak Emniyet Müdürlüğüne götürdüm. Üzerinden başkasına ait ehliyet çıktı. İşlem yapıldı Adliyeye yolladık. Şimdi düşünün dayak olmasa bu belge bana kim bilir ne zaman verilmiş olurdu. Demek ki her şeyin yerine göre faydası var. Dayağın bile. Hem ne derler: "Dayak cennetten çıkmadır." diye.

24 Ocak 2014 Cuma

TECRÜBE

Ameliyathanede hasta uzanmış, heyecanlı ve gergin bir biçimde narkozun verilmesini beklerken, ameliyat edecek genç doktor içeri gelmiş;
- Teyze, korkuyor musun?
- Evet evladım. Hemde çok korkuyorum.
- Bu kaçıncı ameliyatın senin?
- Üçüncü
-Oo, hiç korkma, benden tecrübeliymişsin, benim bu ilk olacak.

22 Ocak 2014 Çarşamba

ŞANSIMA BAK

Emekliliğimin beşinci yılı Ramazanın son pazar günü öğleden sonra Kızım Yeşim ile birlikte Carrfour alış veriş merkezine gittik. Bir şey alacağımızdan değil de maksat zaman geçirmekti. Biraz dolaştıktan sonra bir iki sebze filan aldık ve onları tarttırmak için kuyruğa girdik. Kızım kuyrukta bende tartı yerinin yanında beklerken, kafadan bir bayan geldi ve elinde ki sebzeleri sıra bekleyen beş on kişiden önce teraziye koyup tartmalarını istedi. Böyle yerlerde tecrübelerim olduğundan bana bir haksızlık yapılsa dahi sineye çeker kimseye bir şey söylemem. Bu nedenle ve birazda çingene süratli olduğundan bela hazır diye bayana ben hiç ses çıkarmadım.

Başta bekleyen ve sırası alınan adam itirazda bulundu. Orada ki kantar başında bulunan Carrfour görevlisi de ikazda bulundu ve sıraya geçmesini söyledi. Bayan da onlara karşı bir şeyler söyleyerek itirazda bulundu ve elindeki sebzelerin önce tartılması için ille diretti. Bu bayanla münakaşaya başladılar. Kadın haklı olan adamı ve görevliyi bağırarak bastırdı ve haksız çıkardı. Olup bitenleri biraz seyrettikten sonra dayanamadım ve mecburen karışıp bayana haksız olduğunu söyledim. Vay anam kadın meğer bunu benden bekliyormuş. Elleri, kolları ve ağzı ile bana etmedik hakaret bırakmadı. Yanına gençten kendisi gibi çirkin bir genç bayan daha geldi. Birden iki kadın oldular. Çok korktum. Karşımda kadınlar vardı ve onlarla muhatap olamazdım. Orada ki diğer itiraz edenler aradan çekildi ve ben bu çirkef dilli kadınlarla baş başa kaldım. Onların bana söyledikleri laflardan utanarak oradan kaçıp uzaklaşmak istedim. Bu sırada elli yaşlarında belinde kılıfı ile tabancası açıktan asılı bulunan birisi el arabasını bırakarak hızla yanımıza koştu. Bana vurmak istedi. Kadın yalnız değilmiş anladım ve erkeği de görünce, kaçmadım, geri döndüm. Bütün Cearfour elemanları oraya toplandılar. Bu sırada o sonradan gelen çingene süratli genç bayan bana saldırdı, vurmak istedi. Kızım da kuyruk sırasından ayrılarak yanıma geldi ve o da kavgaya katıldı. Hatta kızıma kavgayı onun çıkarttığını söylediler. Ben daha kendime gelmeğe uğraşırken kimdi hala bilmediğim, uzun saçlı, uzun boylu, altmış yaşlarında bir adam geldi ve görevli güvenlikçilere benim haklı olduğumu söyleyerek çekti gitti. O adam kimdi, hızır mıydı? Hala bilmiyorum. Zaten güvenlikçiler ondan sonra biraz hafiften aldılar ve Karakolda da lehime şahitlik ettiler. O ilk sırada olup ta kadın tarafından sırası alınan adam kayıp oldu, bir daha hiç göremedim. Cearfourun içinde savaş başladı. Onlar altı kişi. Biz iki kişi.

Sol tarafıma baktığım zaman bir gencin bana havadan uçar tekme ile geldiğini gördüm. Bu da geç kalmış yetişmek için havadan geliyordu. Yerimden kaymak suretiyle bu tekmeden kurtuldum. Onlara bir şey diyen yok hepsi bize çullandılar. Kızımla ben korumalardan bir kaçını yere yıktık ve "geleni vururum" dedim. Biz ortada bütün millet bizim çevremizde öylece beklerken, bazı meraklılarda tiyatro seyreder gibi bizleri seyrediyorlardı. O ilk gelen adam çingene kadının kocası imiş ve orada ki güvenlikçilere "Ben Valiyim, alın bu adamı." dedi. Kızım da "Esas vali benim. Sen kim oluyorsun?" dedi.

Ne ise, yarım saat kadar bir mücadeleden sora ellerinden zor kurtulduk ve alacağımız şeylerden de vaz geçip eve gitmek için kaçarken Kızım bana; "Baba bu adamlardan korktuk ta mı kaçıyoruz?" diyordu. "Olsun kızım sen bela nedir bilmezsin, biz beladan kaçıyoruz." dedim ve tam dışarıda bulunan arabamıza binecekken bir sürü polisler yolumuzu kestiler. Başkomiser olduğumu görevli polislere söyledim. Polislerde adamın Çankırı Vali Yardımcısı olduğunu söylediler. Polislere arabamda silahımın yerini gösterdim ve olay sırasında yanımda olmadığını, arabamda olduğuna dair sonra şahit olmalarını söyledim. İki polis memuru benim arabama bindiler ve birlikte Batıkent Polis Karakoluna intikal ettik. Bize saldıranların hepsi orada oturmuş bizi bekliyorlardı. Benden şikayetçi olmuşlar ve kendilerine silah çektiğimi iddia etmişlerdi. Olay aslında doğruydu fakat ben polislere arabada ki ikinci silahımı gösterdiğimden polisi şahit tuttum ve bu iddialarını çürüttüm. O arada da iftar olmuştu. Daha uzatmayacağım bu adamlar kimler imiş biliyor musunuz? O çingene suratlı kadın Ankara Barosunda Avukat, genç olup ikinci çingene süratli olan avukat ile belinde silah olan o adamın kızı imiş ve bilmem bir yerde öğretmenlik yapıyormuş. İlk yanımıza gelen biraz yaşlı erkek bu kadının kocası ve Çankırı Vali Yardımcısı. Diğer şekilce biraz insana benzeyen genç Yüzbaşı o çingene kızlarının kocası yanı enişteleri. Eniştelerinin kız kardeşi de Öğretmen orada fakat o hiç karışmadı. Çocuk arabasında ki çocuğu ile uğraşıyordu. Elinde küçük çocuğu vardı. Biraz vcdanlı olduğundan bana haksızlık etmek istemedi, karakolda olayı görmediğini, olay hakkında bilgisi olmadığını söyledi. Bana vurmak için havadan uçan tekme ile gelen delikanlı da Çankırı Vali Yardımcısı ile Avukat hanımın çocukları, şimdi sıkı durun bu genç te Ankara Emniyet Müdürlüğünde Başkomiser.

Karşı beri biz onlardan, onlar bizden davacı olduk. Sonra o Başkomiser "Ben şimdi tanıdım bu arkadaşı, Poligon Amiri idi ve bizler bunun korkusundan Poligona giremiyorduk." dedi. Halbuki ben poligonda bütün meslektaşlarıma yardımcı olurdum. Bu nedenle de on beş sene kadar poligon amirliği yaptım. Karakol Amiri ılımlı davrandı, aramıza girdi ve karşı beri anlaştık. Konu Adliyeye intikal etmedi. Eve geldiğim zaman saat gece 12 ye geliyordu. Muhataplarımızı kısaca özetlersek; Avukat, Vali Yardımcısı, Öğretmen, Yüzbaşı, Öğretmen ve Başkomiser. Bizim taraf ise ben bir gariban Emekli Başkomiser ve bir de Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan Öğrenci Kızım. Bizdeki bu şansa bakın.

16 Ocak 2014 Perşembe

DİLENCİLİĞİN KURALI

Bir adam çaresiz kalınca dilenmeğe karar vermiş. Gitmiş caddenin en işlek yerinde açmış ellerini gelenden geçenden para istemiş. O günü hiç kimseden beş kuruş alamadan geçmiş. Ertesi gün etrafı bir kolaçan etmiş. Bakmış bir başka dilenci oturmuş dileniyor, her geçen adam da para atıyor. Bu da galıba burası dilenmek için uğurlu yer diye düşünmüş. O dilenciye yakın bir yere mendil serip O da kazanan dilencinin yanında dilenmeğe başlamış. Her gelen bunu boş geçiyor, O dilenciye para atıp gidiyormuş. Bu bir ekmek parası kazanamazken öbür dilenci akşamdan kazandığı paraları çuvalle götürüyormuş. Bu durum üç beş gün devam edince, kazanan dilenciye kazanamayan sormuş: "Aynı yerde duruyoruz. Sen ne yaparsan bende onu yapıyorum. Sen kazanıyorsun, bana kimse para vermiyor. Bu işin bir sırrı mı vardır? Varsa bir kuralı bana öğretirmisin. Kaç gündür bir ekmek parası kazanamadım." diyor. O da "Onu sana ben öğretemem git kıralımıza sor." diyor. Sora sora dilenciler kıralını kaldığı otelin hamamında yıkanırken buluyor. Durumu anlattıktan sonra dilencilikten bile hiç para kazanamadığını, günlerce aç olduğunu, ne yapması gerektiğini soruyor. Dilenciler kıralı "Sen dilenciliğin kurallarını bilmiyorsun. Onun için kazanamıyorsun. Dilenmenin üç tane kuralı var 1. Kim olursa olsun isteyeceksin. 2. Nerede olursa olsun isteyeceksin. 3. Ne verirlerse versinler alacaksın." demiş. Bilmem bu dilenci daha sonraları kazanabilmiş mi? Fıkranın sonunu burada yazamam, biraz müstehcen. Fakat okadarını söyleyim. Yine bu talihsiz dilenci hamam da da kazanamıyor. Kayıp ediyor. Bazı insanlar vardır ne yaparlarsa yapsınlar, kayıp etmeğe mahkümdurlar.

15 Ocak 2014 Çarşamba

HERŞEYİN SONU 'HİÇ'

Bu dünyada her şeyin bir sonu vardır. Hiç bir şey sonsuz değildir. Hiç ayrılmayacağız diyenlerin gün gelir ayrılacakları, hatta düşman olacakları aşıkardır. Onun için insan temkinli davranmalı. Hani ilk başlardan bir fıkra anlatmıştım 'HİÇ' aynen şöyleydi:

Nasrettin Hocaya bir adam sormuş: "Sen kimsin?"

Hoca "Ben hiç kimseyim" demiş.

Adam kabara kabara " Ben Mutasarruf'um" demiş.

Hoca sormuş: "Sonra ne olacaksın?"

- Vali olurum.

Hoca devam etmiş: "Daha sonra?"

- Vezir

- Daha sonra?

- Herhalde sadrazam olabilirim.

- Peki ondan sonra?

Artık makam kalmadığını gören Mutasarruf

- Ondan sonra makam yok ki HİÇ demiş

Hoca kendisine:

"Daha ne kabarıyorsun be adam, ben şimdi, senin yıllar sonra geleceğin

makamdayım. 'HİÇİM işte'" demiş.

Şimdi senin güç elinde iken karşında kine kötülük yaparsan, bir gün güç onun da eline geçer

ve o da sana kötülük yapar. Bir hareketten önce herşeyi etraflıca ince düşünmek lazım.

Dünya sürprizlerle doludur. Ve insan gelip geçicidir. Sultan Süleyman'a bile kalmadı bu

dünya. Önce 'Hiç' sonra 'Yokolup' gittiler. Ne Firavunlar vardı, dünya onlara da kalmadı.

14 Ocak 2014 Salı

MIM

Karadenizli bir kaç arkadaş vapuru kaçırdıkları için bilet aldıkları acente ile görüşürler.
-Biz vapuru kaçirduk, başka vapur kaçta var?
-Kaç kisisiniz?
-Yediyuz. Görevli bu kalabalık yolcuları kaçırmak istemez ve hemen özel bir gemi çağırır. Gemi gelir. Yedi tane Karadenizli otururlar.
Görevli sorar:
-Hani yedi yüz kişiydiniz?
-Doğrudur, işte bir, içi, uç, dort,peş, alti, yedi. Toplam yediyuz daa.
Acenta sahibi çok kızar Karadenizliyi döver ve:
-Eğer, bir daha "ı" yerine "u" dersen, canına okurum senin. der.
Aynı Karadenizli daha sonra bir bakkala gider.
-Bana bir mım verir misin? der
Bakkal anlamaz tabii. Karadenizli eli ile gösterir:
Bakkal:
-Yooo, o 'mım' değil, onun adı 'mum' dur. der.
Karadenizli de:
-Olsun, bende biliirumda 'mım' demek, dayak yemekten daha eyidir daa. der.

13 Ocak 2014 Pazartesi

SÜRPRİZ

Temel ile Dursun sinemaya gitmişler. Filmi seyrederken içinde birde at yarışı varmış. Temel demiş ki "Tursun pen 1. at kazanacak deirum. Sen ne deirsen?" Dursun da "Pen 2. at kazanacak deirum." demiş. İkisi 100,00tl ye bahse girmişler. 1. at kazanmış, Temel Dursun'dan 100,00tl almış. Üç gün geçtikten sonra Temel Dursun'u kahvede bulmuş. "Ya Tursun pen o filimi ikinci defa seyrettiğim için 1. atın kazanacağını zaten biliyordum. Vicdan azabı çekiyorum. Al şu 100,00tl paranı geri" demiş. Dursun da anlatmış "Pen de o filimi ikinci defa seyrediyordum." Temel "Öyleyse niçin 2. at kazanur dedun?" Dursun "Pen sürpriz oynadum daaa." demiş.

10 Ocak 2014 Cuma

SAKATLUK

Temel yanına misafir gelen arkadaşlarını İstanbulda gezdirirken pavyona da gitmişler. Erken saatler olduğundan başka müşteri yokmuş. Sekiz garson ayakta durmuşlar kendi aralarında iş bölümü yapıyorlarmış. Bunları gören şef garson
"Hemşerim daha açılmadı. Bir saat sonra açılacak. O zaman gelin" demiş. Bunu söyleyen şef garsondan Temel fena gıcık kapmış.
-Haydeun uşaklar cidelum. Ha orda birusune kafam çok bozulayı. Bir sakatluk çıkacak demiş.
Dursun sormuş
-Ola hangisine kafan bozulayı?
-Hao ayakta durayı ya.
-Ola ayakta sekiz kişi durayı, senun kafan hangisine bozulayı?
-Ola uzun boylu olan varya.
-Ola hepusi uzun boyludurlar da.
-Ola siyah takım elbise giymiş ya.
-Ola hepusi siyah takım elbise giymiş da.
-Ola o papiyon takmış ya.
-Ola Temel ne tersun hepusi da papiyon takayı da.
Temel bir türlü kafasını bozan garsonu tanıtamayınca, tabancasını çıkarıp yedi kurşun atıyor. Yedi garsonu yere seriyor. Ve Dursuna dönüp;
-Ola hao ayakta turan varya, Ona kafam çok bozlayı. Bir sakatluk çıkmadan gidelum ha burdan da. diyor.

9 Ocak 2014 Perşembe

TERCÜMAN

Amerika da bir mafiya babası tetikçilik ve tahsilat işleri için sağır ve dilsiz bir adam bulmuş. Böyle adam mafiya babasının işine çok yaramış. Çünkü polise yakalanırsa konuşmaz bu durumda baba nın yararına olurmuş. Bir kaç ay işler düzgün gittikten sonra artık toplanan haraçların bir kısmının mafiya babasına verilmediği anlaşılmış. Baba bu sağır dilsiz tetikçisini çağırmış. Sorduklarına doğru dürürst cevap alamayınca birde tercüman çağırtmış. Yanı işaret tercümanlığı yapan birisini. Tercüman sağıra paraları sorar. Sağır; "Ne parası benim paralardan haberim yok." der. Baba koltuk altından 45 lık Koltunu çıkarıp tetikçinin kafasına dayar ve sor bir daha" der. Tetikçi "Sentral Parkta Ceviz ağacının kovuğunda 100 bin dolar saklamışım." der, korkarak. Tercüman Mafiya babasına tercüme eder: "Para mara yok. Ayrıca o tetiği çekmeğe de yürek ister. Senin kıçın yemez." diyor. Der.

8 Ocak 2014 Çarşamba

AT NASIL ÇALINIR?

Adam at hırsızını ahırında suç üstü yakalar. 

Yakaladığı hırsıza "At nasıl çalınır? Bana öğretirmisin? Eğer öğretirsen seni polise teslim etmem, serbest bırakırım." der. 

Adamın niyeti hırsızlığın nasıl yapıldığını öğrenmek ki, bir daha ki sefere önlem alacak güya. 

Hırsız kabul eder. 

 Adamın gözü önünde önce kırdığı ahır kapısından içeri girer. Atın yularını çözer. 

Gemini ve eğerini vurur, üstüne atlayıp dört nala oradan uzaklaşırken;

- Öğrendin mi şimdi? At işte böyle çalınır. diye bağırır.

7 Ocak 2014 Salı

PARMAK İZİ

Parmak izi; öyle bir şey ki hiç itiraz edemeyeceğin bir delildir. Bir insanın parmak izine benzeri bir parmak izi, ancak bir buçuk miliyon yıl sonra başka bir insanda olabilir. İnsanoğlu herhangi bir pürüzsüz satıha elini sürdüğü zaman her nasıl olursa olsun görünmeyen ancak sonra iyotlandığı zaman maydana çıkan parmak izleri bırakır. Parmak izleri virbel ve lasso diye önce ikiye, sonra bunlarda kendi aralarında bir kaç sınıfa ayrılırlar. Bu da tasnif olayını kolaylaştırır. Bir olay yerinde şüpheli bir iz çıkmış ise, bu iz tasnife sokularak saklanır. Alınan parmak izleri veya mevcut parmak izleri ile karşılaştırılır. On iki karakter tutarsa o şüpheli iz o şahsa ait olur. En güvenli kimlik tesbiti parmak izi ile olur. Meşhur Amerikalı Gangster Barnaby Jones vaktiyle parmak izlerini yok etmek için bir çok usuller denemiş, girişimlerde bulunmuş fakat başarılı olamamıştır. Mesela; Ellerinde kemiklere kadar bütün etlerini aldırmış. Yerine gelen yeni etlerde ki parmak izi hiç değişmemiş, eskisinin aynısı olmuş. Hatta ellerini karın boşluğuna yapıştırtarak iki yıl bitişik yaşadıktan sonra, ameliyatla ellerini ayırtmış ve yine de parmak izlerini değiştirememiş.

6 Ocak 2014 Pazartesi

MA-FİYA

Mafiya : Benim kızım. İtalyanca Ma: Benim, Fiya: Kızım. Demek ki Mafiya nın esas maanası 'benim kızım' demektir. 'Peki nerden çıktı şimdi bu' diyeceksiniz. Sizlere MAFİYA veya MAFYA kelimesinin anlamını anlattım. Çok eski zamanlarda İtalya da Sicilya ve Korsika adalarında kızlar tarlaya çalışmağa giderlerken veya tarlalarda çalışırlarken tanımadıkları erkekler tarafından zorla kaçırırlarmış. Kaçırılan kızlarda bir daha bulunmazlarmış. Bazen de kaçırırlarken kavgalar olur insanlar ölürmüş. İşte kızlarının kaçırıldığını duyan veya gören anneler bağırırlarmış: "Ma Fiya, Ma Fiya = Benim Kızım, Benim Kızım" Daha sonraları da bu isim karanlık işler ve kanunsuzluklar yapanlara isim olarak kalmış: "Mafya" 

4 Ocak 2014 Cumartesi

VERESİYE

Karadenizli Erzurumun Olur Kasabasına yerleşmiş ve orada bakkalcılık yapar geçinir gidermiş. Ahalı çok sinirli olduğunu kısa zamanda anlamış ve durmadan kızdırırlarmış. Karadenizli de durmadan basarmış kalayı. Eşi benzeri duyulmamış küfürler eder, rahatlarmış. Takılanları da rahatlatırmış. Herkes bu duruma alışmış hususi gelir takılırlarmış. Kasabada bazı esnaf ile ceza hakimi anlaşmışlar ve hakim yalancıktan Karadenizliye bir ceza vermiş. Şimden sonra Karadenizli her kime söverse, o adama 'bir sarı lıra' altın ödeyecek. Karadenizli ağzına fermuar çekmiş. Ne oyunlar yapmışlarsa hiç kimseye cevap vermemiş. Kasabanın esnafı da 'nasıl küfür ettirebiliriz' diye iyice inatlaşmışlar. Bir sabah Karadenizli bakkalını açarken kurdukları tuzağa düşmüş ve ayaklarından ip ile tavana asılı kalmış. Komşuları hemen yere indirmişler fakat bu da ağzında ki fermuarı açmış. Hepsine sıradan söverken bir bakmış ki o cezayı veren hakim de yaya dairesine gidiyor, denk gelmiş. Hakim görürken çıkarmış o sövdüğü adamlara sarı liraları tek tek vermiş. Ve sonra gelmiş hakimin önüne dikilmiş:
"Hakim Bey senin de bilmem nerene. Al şu sarı lirayı. Zabıt katibininde bilmem neresine. Al şu lirayı da Ona ver. Ceplerini yoklamış, bakmış ki sarı liraları bitmiş. "Vallahi daha altınım kalmadı Hakim Bey. Onlar da veresiye kabul etsinler, Kaymakam ile Savcının da bilmem nerelerine" diye alayına basmış küfürü.

3 Ocak 2014 Cuma

şiir AĞLAR MISIN ?


İnan ki gönül bahçemde,  güller gibi durursun,
Ben bakarken gül de geç, yarım sen ne olursun,
Sevdamı söyleyemem, bilmem sen anlar mısın,
Gitsem gurbette kalsam, peşimden ağlar mısın?
                                                  Recep Ali Öztürk